Geçen hafta yurt dışında, Türkiye’yi iyi izleyemediğim bir yerdeydim. Başsavcı’nın dava açtığını duydum elbette ama durumun vahametini THY uçağında gazeteleri elime alınca kavradım. Bir savaş halinin gazeteleriydi bunlar. Olmadık küfürler ediliyor, olmadık tehditler savruluyor, olmadık hakaretler sıralanıyordu. Kime mi? Cumhuriyet Başsavcısı’na. Hangi ülke bu kadar çılgınlaşmıştır, hangi ülkenin yazarları kendi yargısına bu kadar hakaret etmiştir bilmem. Böyle bir örneğe hiç rastlamadım. Bu yüzden gelin davanın özünden önce şu üslup meselesini konuşalım.

Burnundan soluyan arkadaşlar yasama-yürütme-yargı kavramlarını, erkler ayrılığını, yargı kurumunun demokrasinin asli ve vazgeçilmez unsuru olduğunu bilmez mi? Bilir elbette. Yargı kurumu olmadan demokrasinin “check and balance” (denetim ve denge) görevini yerine getiremeyeceğinden habersiz midirler? Elbette hayır! O zaman nedir görevini yapan Başsavcı’ya düzenledikleri bu saldırı? Anlatayım: Demek istiyorlar ki: “Uzun ince bir yoldayız, çoğu gitti azı kaldı, Türkiye olgun bir meyve gibi avuçlarımızın içine düşmek üzere. Bütün kurumları ele geçirdik, tam bu noktada pişmiş aşa su katmaya çalışan senin gibi bir savcıyı yeriz biz.”

New York Times bunu açık açık yazıyor zaten: Vatan Gazetesi’nin manşetten alıntıladığı yazıda “Laiklerin son kalesi olan yargı da düşmek üzere!” diyor. Daha açık bir dille nasıl söylenir bu? Laiklerin son kalesi düşüyor. Bir başka gazete de Schröder’in Türk yargısına “onursuz” diyen sözlerini, benimseyerek manşet yapmış. Bu hakaretleri savuran Olli Rehn, Schröder gibileri AİHM’nin Refah Partisi’nin kapatılmasını onayladığını unutmuş olabilirler mi acaba? Ya Almanya’nın kapattığı partileri? Ya Avusturya’da seçim kazanan Jörg Heider’e iktidarın teslim edilmeyişini? Bunları bilmemeleri mümkün mü? Hem ortada kapatma falan da yok. Siyasi partileri izlemekle görevli Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesi üzerine kopuyor bu fırtına.

Kutuplaşmanın son aşamasına geldik. Öyle görünüyor ki Türkiye hızla bir bedel ödeme noktasına yaklaşıyor. Son perde açılıyor. Dokunulmazlık zırhının altındaki siyasiler, “demokrat” ağabeylerinin de yardımıyla Türkiye’yi korkunç bir karanlığa sürüklüyorlar. Öfke ve izansızlıklarıyla hepimizi, Yugoslavya felaketine doğru götürüyorlar.

Bu ülkede laik ve gerçekten demokrat insanların sayısı az değil ama ne yazık ki güçlerini birleştirebilecekleri bir platform bulamıyorlar.