Çünkü yazıda, Osmanlı'da aristokrat
kesim bulunmamasının bugünkü haya-
tımıza etkilerini ve bu eksikliğin yarattı-
ğı boşluğu ele almaya çalışmıştık.
Herkesin bildiği gibi dünyada aristokrasi
belli tarihsel dönemlerde, yadsınamayacak ka-
dar önemli dönüşümlere yol açtı ve bir değer-
ler bütününü temsil etti.
Ama dikkat ederseniz biz son yıllara gele-
ne kadar aristokratı bulunmayan bir ülke oldu-
ğumuzun farkına varmadık pek.
Son yılların "televole kültürü" olarak
adlandırılan boğucu kargaşası gırtlağımıza da-
yanmadan bu eksikliği hissetmedik.
Çünkü yerine koyduğumuz başka unsurlar
vardı.
Neydi bu unsurlar?
Dostum Orhan Güvenen'in çok güzel ad-
landırdığı gibi beyin ve duygu aristokrasisi idi.
Dünyada soyluluğun tek biçimi, impara-
torluğa yakın ailelerden gelmek değil.
Albert Einstein bir beyin aristokratıdır;
Jolie Curie de öyledir, Cahit Arf da!
Büyük sanatçıların yarattığı soyluluk da
bundan aşağı kalmaz: Tolstoy aileden konttur
ama onun esas soyluluğu memur ailesinden
gelen Dostoyevski gibi yarattığı eserden kay-
naklanır.
Yahya Kemal de böyledir.
İşte Türkiye'nin son yıllarda giderek yay-
gınlaşan bir bayağılık düzeyine sürüklenmesin-
de, böyle bir beyin ve yürek soyluluğunu red-
detmesinin büyük etkisi var.
Toplumun ve onun çocuklarının önüne
model olarak konulan kişileri ekranlarda görü-
yorsunuz: Beşinci sınıf varyete artistleri, esas
mesleğini telaffuz ettiğiniz zaman hakaret anla-
mına gelecek kadınlar, eşcinsellik çığırtkanları..
Ekranları, binbir türlü kepazelik, bayağılık
ve yozlaşmışlık kaplamış durumda.
Doğal ortamına bırakılsa toplumun dışına
itilecek ve kendi kapalı devresinde binbir pislik
içinde ömür tüketecek olan kişiler, televizyon-
lar sayesinde bu ülkenin kahramanları haline
getiriliyor.
Milyonlarca kişi televizyon açmaya korkar
oldu.
İşte bu, bir soyluluk eksikliğidir. Zaten aris-
tokratı olmayan bir ülkede, beyin ve yürek
soyluluğu da tepelenince, meydan adiliğe ve
bayağılığa kalıyor.
***
Köylülük, bu toplumun değerlerini yüzyıllar-
Aca taşımış olan bir yaşam ve üretim biçimi.
Ama göçle sarsılan ve nihilist bir yıkıcılığa
yönelen kitleleri köylülükle karıştırmamak ge-
rekiyor artık.
Eğer öyle olsalar İstanbul varoşlarında
hala Karacaoğlan, Dadaloğlu, Kazak Ab-
dal dinleniyor olurdu. Bunun yerine insanın
kulağına tornavida sokma etkisi gösteren ve
her normal insanı tedirgin eden bir yokoluş
müziğinin feryatları yükseliyor.
Dolayısıyla bu toplum Osmanlı sarayın-
dan kaynaklanan büyük Itri'yi ve Sadullah
Ağa'yı da reddediyor, köyden gelen Karaca-
oğlan'ı da.
Çünkü köken, yürek ve beyin soyluluğu
ayaklar altına alınıyor.
Toplumun önüne bir çürüme modeli konulu-
yor. Çocuklara ve gençlere, bu ülkenin en çürü-
müş, en yoz, en kalpazan, en yıkıcı kesimleri ör-
nek gösteriliyor. Beyinler onlarla yıkanıyor.
Yillardır piyasa barlarında çalışan ve kimse-
nin yüzüne bakmadığı, kirli eğlence sektörünün
paramparça ettiği insanlar, televizyonlar sayesin-
de bu halka zorla benimsettiriliyor.
Bunların en büyük takipçisi de kendini sö-
züm ona "elit" sayan çevreler.
Bu çevrelerin parası pulu, lüks arabası, yalısı
ve dışarıda malikaneleri var ama görgüleri yok.
Yüreklerinde soyluluğun s harfine rastlanmıyor.
Bu yüzden "televole kültürü" denilen ve
Türkiye'nin altına dinamit koyan yaşam ve eğe-
lence biçiminin en büyük destekçisi haline geli-
yorlar.
Türkiye'nin eliti yok. Daha doğrusu kendine
"elit" diyenler "elit" değil.
Başımızın en büyük belalarından birisi de
kendisini güçlü ve "elit” hisseden bu değersiz
çevreler.
