AB’ye girmeye çalışıyoruz ama Avrupa’ya aramızdaki uçurumun giderek derinleştiği kanısındayım. Yirmi otuz yıl önce Avrupa’ya daha yakındık biz. Şimdi, yaşam biçimi Avrupa’ya hiçbir biçimde uyum göstermeyen bir Orta Doğu ülkesi olma yolunda hızla ilerliyoruz. Toplum dönüşüyor. Sanırım bazı Avrupalı yöneticilerin AKP aşkının gerisinde bu gelişimden duydukları memnuniyet var. “Biz de Avrupalıyız!” diyen bir Türkiye işlerine gelmiyor. Bu köşeyi okuyanların çok iyi hatırlayacağı gibi yıllardır aynı kanıdayım. AB bize “Sizin kültürünüz ayrı. Buna saygı duyarım ama siz bizden değilsiniz!” diyecek.

Türkiye ile AB standartları arasında gerçekten uçurum var. Herhangi bir Avrupa ülkesinde on bine yakın yurttaşın sudan zehirlendiğini ve bunun ülkede gündem bile yaratamadığını düşünebilir misiniz? Bu olay, mesela Frankfurt yakınlarında yaşansa, kıyamet kopmaz mıydı? Ama konu Türkiye’de bir iki haberle geçiştiriliyor, gündeme bile giremiyor.

Su meselesi başımızı çok ağrıtacak. Bakın 14 Mart 2007 tarihinde neler yazmışız: “Değerli mühendis dostum Orhan Akalp’ın yazdıklarını sizinle paylaşmak istiyorum. Diyor ki: Özellikle su/kuraklık konusu çok ciddi. Son bir iki ay içinde neredeyse yüzün üzerinde bilimsel makale okudum. Daha önceleri bilmediğimiz, yazılı tarihte örneği görülmemiş bir biçimde su/kuraklık oranı hızla bozuluyor. Bu konuda bilim adamları ve politikacılar başta olmak üzere herkes şaşkın. Bulut oluşum ve hareketlerinden, yağmur düşme miktarlarına kadar her parametre görülmedik biçimde değişiyor. Tabiata ve insan yaşamına gerekli olan yeraltı tatlı suyu, mevsiminde yavaş ve sürekli yağan yağmurlar sayesinde oluşuyor. Bugün gördüğümüz ise, dünyamızın su / bitki / yaşam düzenini sağlayan mevsimsel yağmurların düzeninde büyük bir değişiklik olduğu. Bize lazım olan yavaş ve uzun süreli yağmur yerine, zamansız ve sağanak yağmurlar, toprağın derinliklerine nüfuz edebilecek yeterli hacimlerde depolanamayacağı için, yeraltı sularında bir sıkıntı olacağı kesin.”

Dünya açısından durum çok açık ama Türkiye’nin konumu ne diye merak edecek olursanız, dostumun bu konudaki fikirleri de şöyle: “Konumu açısından Türkiyemiz’in durumu da pek parlak değil. İngiliz ve Alman su bilimcileri Türkiye’yi de yüksek riskli bölgeler arasında gösteriyor. Mesela İstanbul bugünkü büyük nüfusu ve su temin şekli ile çok riskli bir durumda. Su azlığı ve kalite bozulması salgın hastalıklar getirebilir. 2000’li yıllarda su kökenli enfeksiyonlar halihazırda ölümlere neden olmaktadır. Buna bir de suyun azlığı ve uzun süre depolama durumunu ilave edersek ortaya hiç de hoş olmayan neticeler çıkar. Eğer hastalık var diye sularımıza klor basarsak, klor zehirlenmeleri ve kanser vakaları artar.” Sonuç kısmı ise şöyle: “Biz bencil ve şımarık insanoğlu, hiç düşünmeden yirmi milyon yıldır depolanmış fosil enerjiyi, yüz yıldan kısa zamanda, neredeyse bitirecek şekilde harcadık. Hem de bunu medeniyet göstergesi sayarak. Şimdi ağlamaya başladık. Yazılanlardan ve dünyada üst üste yayınlanan raporlardan anlaşıldığına göre, su konusunda da çok ağlayacağız.”

Geçen yıl bunları yazmışız. Korkarım ki gelecek yıl aynı yazıyı bir kez daha hatırlamak zorunda kalacağız. Çünkü kafalar aynı.