“Kalleş, köpek, katil, hayvan, ölü sevici, sapık vs.” Bunlar Meclis’te son bir hafta içinde sarf edilen sözlerden bazıları. Meclis böyleyse varın medyayı ve diğer alanları hesap edin. Herkes birbirine bağırıyor, hakaret ediyor, herkes birbirini aşağılıyor. Ve bu arada ne oluyor biliyor musunuz: Türkiye, en temel sorunlarını tartışamıyor, çözüm üretemiyor. Çünkü üslup buna engel. Tarafların birbirinin kafasını gözünü yardığı, hakaretten, küfürden geçilmeyen bir ortamda “müzakere” olmaz. Müzakere; serinkanlı, saygılı, herkesin birbirini dinlediği dikkatli bir ortam ister. Bir de üzerinde anlaşılmış, ortak bir referans zemini ve terminoloji. Bir örnek vereyim: Sezaryen konusu. Özel hastanelerde benim de gözlemlediğim bir sezaryen furyası var ve bence de bu işlem, gerekli hâller dışında doğru değil. Çare bulmak gerekir ama böyle mi? Diyelim ki Başbakan “sezaryen ve kürtaj” gibi iki ayrı konuyu (hele hele Uludere’yi) birbirine karıştırmadan bu konularda teknik bir çalışma yaptırdı; sonra muhalefet liderleriyle bir araya gelerek “duruma el birliğiyle bir çözüm bulalım” dedi, medya ve kamuoyu da bilgilendirildi. Ne olurdu? Konu çözülürdü. Kadın bedeni üzerinden böylesine hoyrat ve yaralayıcı, aşağılayıcı tartışmalara girmeye gerek kalmazdı. Herkes birbirine teşekkür eder ve ülkesine hizmet etmiş olmanın tatminini yaşardı. Britanya, ABD, İskandinavya, Almanya, İngiltere vs. gibi gelişmiş ülkelerin meclislerine bakın. Hep böyle yapılıyor. Ama Tayvan’da, Ukrayna’da, Ermenistan’da vekiller sürekli heyheylenip birbirinin üstüne yürüyor. Temel fark; “kaliteli demokrasi” ile “göstermelik demokrasi fetişizmi” arasında.

CENİN NE ZAMAN İNSAN OLUR TARTIŞMASI Bir örnek daha vereyim: Ana karnından cenin alma konusu. Avrupa Konseyi’nde milletvekilliği görevini yürütürken bizim komisyonda “kök hücre” konusu tartışıldı. Paris’teki toplantımıza katılan uzmanlar, önce bizi iyice bilgilendirdi sonra tartışmalara geçildi. Bir taraf, ana karnındaki ceninden elde edilecek kök hücrelerle, umutsuz hastaların tedavi edilecek olmasını öne sürerek, bu işe evet denmesini savunuyordu. Öteki taraf ise ana karnından cenin almanın cinayet olduğunu öne sürüyordu. Tartışmalar ilerledikçe bu konudaki siyasi ve ahlaki görüşlerin, din temelli olduğu ortaya çıktı. Katolik ülkeler ana karnından cenin almaya kesinlikle karşı çıkıyor ve bu işin cinayet anlamına geldiğini söylüyordu. Protestan ülkeler ile liberal çevreler ise, “Ama cenin insan değil!” diyorlardı. O zaman Katolik temsilciler soruyorlardı: “Peki insan değilse ne?” Bu görüşü ateşli bir biçimde savunan orta yaşlı Katolik milletvekili hanıma sordum. “Size göre cenin kaç haftalıkken insan olur ve bu iş cinayet kapsamına girer?” “Ana rahmine düştüğü anda” dedi. Bu konuya İslam’ın nasıl baktığını merak ettim; araştırmalar yaptım ve uzmanlarla konuştum. İslam dininin, ceninin 120 günlükken insan olduğunu kabul ettiği görüşü yaygın. Demek ki İslam, Katolikler gibi düşünmüyor. 120 günden önce cenini “insan” olarak kabul etmiyor. Tıbbi, bireysel, toplumsal, kriminolojik, geleneksel açıları olan çok karmaşık bir konunun sadece dini boyutu bu. Ama yine de din, ülkelerin ve özellikle bizim hükümetin karar mekanizmalarını etkiliyor. Nitekim, komisyon toplantısında “ana rahmine düşen ilk tohumun insan olduğu“ görüşü çoğunluk oylarıyla kabul gördü ve kök hücre işlemi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yasaklandı.

Gördüğünüz gibi bazı ülkelerde insanlar konuşa konuşa anlaşıyor: bağıra çağıra değil. Bizde ise özellike kürtaj konusunda yapılan çağ dışı açıklamaları okuduğumda şu sorudan kurtulamıyorum. Cenin 120 günlükken insan oluyor ama “tecavüze uğrayan kıza bile kürtaj yapılmamasını” savunan zatlar, hangi yaştan sonra insan olmayı başarabilecek?