Davulların vurduğu, borazanların öttüğü bir ortamda, serinkanlı ve nüanslara özen gösteren düşünceler duyulmaz; birer fısıltı gibi kalırlar. Bunu bilirim bilmesine; yine de yazmadan edemem. Halkın kendi Cumhurbaşkanını seçmesi elbette ki en doğrusudur. Bundan kuşku duyulmaz. Ama bu bir sistem sorunudur. Sistemin hiçbir unsurunu almayıp, öfkeyle ve aceleyle, hesaplaşma duygusu içinde “O zaman ben de halka gideyim de gör gününü!” tavrıyla bu iş yapılamaz. Fransa’da Cumhurbaşkanını halk seçiyor ama iş sadece bununla sınırlı değil. Bu ülkede milletvekilleri de iki turlu seçim sonucunda belirleniyor, belediye başkanları da… Ayrıca 600 atanmış valinin ve yerel yöneticinin seçtiği bir senato oluşuyor ve bu da demokrasinin “denetim ve denge” işlevini yerine getirmesine yardımcı oluyor. Harvard Üniversitesi’nden başlayarak dünyadaki bütün yönetim okullarına gidin. Orada size ilk olarak demokrasinin bir “denetim ve denge (cheks and balances) rejimi olduğu öğretilecektir. Ne var ki; Türkiye’de bu işi en çok bilmesi gerekenler, demokrasiyi bir oy fetişizmi olarak algılamakta ısrarlılar. Hem de çarpık bir seçim sistemi sonucu ortaya çıkmış bir oy dağılımıyla. Arkadaşlar; demokrasi “seçilmiş padişah” yaratma rejimi değildir ki söyledikleriniz doğru olsun. Şimdi bu çevreler insanın ilk başta aklını çelecek bir öneriyle ortaya çıkıyorlar: “Cumhur kendi başkanını seçsin!” Doğru, seçsin! Ben de buna can-ı gönülden katılıyor ve yıllardır tekrarlıyorum. Ama bunun için seçilecek olan TBMM ile paralel çalışacak bir  “Anayasa Meclis”i seçelim. Bu Meclis’e seçilecek olanlar, bir daha asla siyasi bir görev almayacakları taahhüdünü imzalasınlar. Bu kişilere ömür boyu siyaset yasağı getirilsin. Ve bu meclis oturup enine boyuna tartışarak, sivil topluma danışarak, mümkün olan en geniş desteği sağlayarak “toplumsal sözleşme” anlamına gelecek bir sivil Anayasa hazırlasın. Toplum olarak, bir Anayasa üzerinde anlaşalım, içimize sindirelim, kendimizin Anayasası olarak hissedelim. İddia ediyorum ki; tıkanmış olan siyasi sistemi açacak tek formül budur. Yoksa gününe göre çareler üretmek, Anayasayı orasından burasından çekiştirmek değil. Bizim Anayasa anlayışımız, estetik ameliyatı yaptıra yaptıra artık yüzü dikiş tutmayan hanımlara benzemiş. Hani bir kez daha ameliyat olmak isteyen hanıma doktor, “İmkansız hanımefendi. O kadar çektik ki çenenizdeki gördüğünüz çukur aslında göbek çukurunuz. Biraz daha çekersek düşünün iş nerelere gelecek” demiş ya; bizimki de o hesap. Zaten halkın karışmadığı, yapımına katılmadığı bir Anayasa’yı orasından burasından çekiştire çekiştire bir ucubeye benzettik. Artık bu pilav daha fazla su kaldırmaz. Bir an önce bir “Anayasa Meclisi” kurulmalı. Biliyorum, kimse bu fikirle uğraşmayacak ama yarın bir gün araştırmacılar, bu fikrin bu tarihte söylenmiş olduğunu fark edecekler.