Yılbaşı daha dün gibi: Hani arkadaşlarınızla, ailenizle kutladığınız yılbaşı.
2001 yılının ilk günleri, beklentiler, heyecanlar falan filan!
Ama bir de baktık ki yeni yılın yarısı geçip gitmiş bile.
"Daha dün gibi" hatırladığınız yılbaşının üzerinden neredeyse altı ay geçmiş.
Yaz tatili, arkasından okulların açılması, sonbahar dertleri derken...Hoşgeldin 2002 yılı!

Türkiye'de günler, birbiri ardına dizilmiş tespih taneleri gibi.
Bu yüzden de yavan ve tatsız geçiyor.
Ne zaman hafta bası idi, ne zaman hafta sonu geldi, anlayamıyorsunuz.
Çünkü her gün bıktıracak kadar aynı, her hafta, her ay hatta her yıl aynı.
Hayatın, bir çiçek dürbünü gibi her salladığınızda yepyeni kompozisyonlara bürünen göz alıcı çarpıcılığı yok burada.
Sokaktaki ıhlamur kokusunun, tanımadığınız bir gencin attığı kahkahanın, neşeli kalabalıkların, gülümseyen yüzlerin yarattığı yaşam sarhoşluğuna kapılmanız olanakSIZ.

Çünkü Türkiye değişmemekte direniyor!
Değişmemeyi erdem sanıyor!
Siyaset, iş ve medya dünyası göğsümüzün üzerine oturmuş bir değirmen taşı kadar ağır!
Ben çocukken siyasette olanlar hâlâ orada!
Lambalı AGA marka radyo günlerinden internet çağına geçtik ama bizdeki liderler hâlâ değişmedi.
Gazeteleri açıyorsunuz: Hep aynı başlıklar; aynı siyasetçiler, aynı mankenler, aynı artistler.
Televizyonlarda yine aynı suratlar.

İlk çıktığında incecik bir kız olan eğlence sektörü ünlüleri, yaşını başını alıp fil gibi şişmanlıyor ama yine her akşam ekranda.
Lumpenler, iki lafı bir araya getiremeyenler, esrarkeşler, kokainmanlar, sorulan soruyu anlamadığı için salak salak sırıtanlar, ar damarı çatlamış, arsız arsız kahkaha atan ünlüler evlerimizin içinde: Yaşamımızın başrol oyuncuları!
Gazete köşelerinde ise yıllardan beri bitip tükenmek bilmeyen tartışmalar; yani hep aynı yazılar: Laiklik, demokrasi, asker, sivil vs.

Yaşam hiçbir heyecan getirmiyor; hiçbir sevinç, hiçbir yenilenme, tazelenme şansı tanımıyor insana.
Çünkü Türkiye değişmemekte ve kendisi dışındaki dünyayı anlamamakta direniyor.
Ne bir yeni düşünce, ne bir sanat atılımı, ne bir heyecan, ne bir toplumsal amaç!
Bu işleri kovalayanlar da yavaş yavaş yorgun düşmekte.
Çünkü göğsünüzün üzerindeki bir değirmen taşını belli bir süre taşıyabilirsiniz.
Ama bu iş yıllarca sürerse ya sizi boğar ya da onu fırlatıp atmanın bir yolunu bulmanız gerekir.

Çünkü her insanın bir tek yaşamı var.
Ve ne zaman sona ereceği bilinmeyen bu yaşamın, sağlıkla nefes alıp verdiğiniz her günü, şu uğraştığımız sorunların her birinden kat kat daha kıymetli!
Bir insanın ödeyebileceği en ağır bedel, Dünya gezegeninin pek de önemsenmeyen bir köşesindeki aptallıklar yüzünden yaşam enerjisini boşa harcamasıdır.