Türkiye’den birkaç gün uzaklaşınca, ne kadar büyük bir kavga içinde yaşadığımızı daha iyi anlıyor insan. Hemen hemen herkes birbiriyle kavga ediyor. Siyasetçiler, gazeteciler, iş adamları, üniversiteler hem birbiriyle hem de kendi içlerinde kavga halinde. Her gün kimin kimi yiyeceği üstüne hesaplar yapılıyor. Sonunda birilerinin yenileceğinden emin herkes. Kurt sürüleri gibi dövüşüyor insanlar. Çok sevilen futbol, bu toplumun bir göstergesi. Fanatikler nasıl birbirine sövüyor, birbirini dövüyor hatta öldürüyorsa toplumda da aynı şeyler yaşanıyor. Bu ortamda kim hayatın tadını çıkarabilir? Kim ülkesiyle, toplumuyla barışık, huzur içinde yaşayabilir?

Bir toplumda “Delikanlıların büyükannelerini dövmeleri yasaktır!” diye yasa çıkartılmış olabileceğine inanır mısınız?Ya da bir yemekhane duvarına “Toplu öğle yemeği sırasında masaların üstünde çamurlu pabuçlarla gezmek yasaktır!” diye bir kural yazılabileceğini. Böyle bir yasa olamaz ve böyle bir yazı da yazılamaz çünkü eğer bu kurallar yerine getirilmiyorsa orada birlikte yaşama olanağı zaten kalmamış demektir. Toplumları yazılı yasalardan çok, yazılı olmayan yasalar bir arada tutar. Bir arada yaşamanın, bir ülke olarak aynı ülküyü paylaşmanın, hep tekrarlandığı gibi “tasada ve kıvançta beraber” olabilmenin vazgeçilmez bir koşuludur bu. Ülke yaşamını ayakta tutan görünmez kolonlardır.

Biz galiba bu kolonları teker teker kaybediyoruz. Aslında nezaket kuralları ve gelenekler açısından pek yoksul bir toplum değiliz ama son yıllardaki Türkiye’ye bakınca şaşkınlığa sürüklenmemek elde değil. Trafikteki insanların birbirini yok etme ihtirası sokaklara, iş yerlerine, gazete köşelerine ve siyasete yansıyor ne yazık ki! Toplumu bir arada tutan ahlaki değerler sisteminin yerle bir olduğu günleri yaşıyoruz. Anlayan acı çekiyor, anlamayan Titanik’te göbek atıyor.