Homeros diyoruz ama burada da bir soru işareti var? Eski Yeni Ahit ve Yunan-Latin kültürüne dayalı olan Batı, beyinlerimize öyle bir şey yerleştirmiş ki; evrensel olan Batı’dır, geri kalanların hepsi yereldir diye düşünülüyor. Batı kültürü Eski Ahit yani Tevrat’tan, Yeni Ahit yani İncil’den, Yunan’dan ve Roma’dan beslendiği için oradan çıkan her şey evrensel, onun dışındakiler etnik. Mesela Homeros dendiği zaman hepimiz şapka çıkartıyoruz. Elbette çıkarmak gerekir ama bunun yanında Kırgızların 1 milyon dizelik Manas Destanı var. Onun neyi eksik? O da bir savaş destanı, o da bir kahramanlık epopesi. Ama dünya Manas’ı bilmez, sadece Homeros’u bilir. Aynı şey müzik için de söz konusudur. Mesela Bavyeralılar; Abdülkadir Meragi, Itri, Dede Efendi gibi dev bestecilerin eserlerini çalsanız anlamazlar. Birinci dakikada salonu terk ederler. Çünkü müzik biraz zevkle ama daha çok da alışkanlıkla ilgilidir. Mutfak zevki gibidir. Damak zevki ayrı olan insanlara “Ama bu daha iyi” diyerek başka bir yemeği zorla yediremezsiniz. Ne var ki bize mutlaka, “Bach, Beethoven, Mozart dinlemen lazım, bunu dinlemezsen medeni insan sayılmazsın” diye öğrettiler. O büyük bestecileri öğrenip dinlememiz açısından yararlı oldu. Zenginleştik, ruhumuz yüceldi. Ama keşke karşılıklı olsaydı bu iş, kültür alışverişi biçiminde olsaydı.

Batı bize sürekli olarak kültür ürünleri ihraç ediyor ama buradan oraya pek bir şey gitmiyor. Barcelona’da bir Birleşmiş Milletler toplantısında Arjantinli bir profesör ile bu konuda tartışmamız olmuştu. “Kültürler iç içe geçti, global dünyada artık herkes birbirini biliyor” dedi. Ben aynı fikirde olmadığımı söyledim. “Neden?” diye sordu. Dedim ki: “Mesela siz Arjantinlisiniz size Arjantin’den bahsedeyim.” Bir süre Peron’dan, tango geleneğinden, Jorge Amado’dan, Cortazar’dan, Borges’ten, ünlü tango şarkıcısı Carlos Gardel’den söz ettim. Profesör “İşte ne güzel” dedi. “Arjantin’i biliyorsunuz, demek ki dediğim gibi kültürler iç içe geçiyor.” O zaman “Durun bakalım profesör” dedim, “Size anlattıklarımın benim ülkemdeki karşılığını soruyorum. Size Peron’u anlattım, siz de bana Atatürk’ü anlatın. Ben size Borges’ten bahsettim siz de Yaşar Kemal’den söz edin. Bütün akım tek yönlü. Oradan buraya bir rüzgâr esiyor ve yönü hiç değişmiyor.” Haklıydım çünkü bugün yaşadığımız olgu, kültür alanında bir globalleşme değil. Bir tarafın kendi kültürünü (ne kadar yüce olursa olsun) öbür tarafa dayatması, kültür alışverişi anlamına gelmez. Hepimiz William Shakespeare’i, Dante’yi, Homeros’u, Moliere’i biliyoruz. Bunlar çok önemli şeyler. Fakat Türkologlar dışında Şeyh Galibi bilen tek bir batılı yoktur. Bu engeli sadece Farsça yazan şairler aşabilmiştir: Sadi, Hafız, Firdevsi, Hayyam gibi çok büyük İran şairleri… Bunda da en büyük pay Goethe’nin. Çünkü Goethe, Fars şiirine hayran kaldığı için ömrünün son yıllarında Farsça öğrendi. “West-Östlicher Divan” Doğu-Batı Divanı diye bir kitap yazdı. Burada ilginç bir noktaya geleceğim. Mevlana, Rumi adıyla dünyada çok bilinir. Amerika’da son 10 yılın en çok satan şairi Mevlana’dır. Peki, niye Mevlana dünyada biliniyor da Yunus Emre bilinmiyor. Yunus Emre daha mı kötü bir şairdir, ya da diğer şairlerimiz? Hayır, Mevlana dünyada Farsça yazdığı için biliniyor, diğer şairlerimiz bilinmiyor. Türkçe ise Yunus Emre’nin dediği gibi “Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar” misalince içine kapanıp kalmış. Osmanlı’nın bunca fütühata rağmen niye dünyaya yayılan emperyal bir dil yaratamadığını Halil İnalcık gibi hocalarımıza sormak lazım. Oysa Türkçe son derece yetkin bir şiir dilidir. Müthiş bir anlatım gücüne sahiptir. Bazen bizim halk türkülerimiz öyle şeyler söyler ki, ne William Shakespeare’e değişirim ne de başka bir şaire. Ama ne yazık ki ilgilenen yok. Türkiye’de de yok. Bizim gençlerimiz, pop şarkıcılarımız, hangisi halk şiiri biliyor, hangisi o müthiş zenginlikten yararlanıyor? Üç yüz kelimelik bir uydurma dilin içinde dönüp duruyorlar. Bazen edebiyata, şiire meraklı genç arkadaşlarla konuşurken diyorum ki, bana şöyle bir durumu tasvir edin: (Onların dünyasına uygun bir örnekle) “Okuldan çıktınız. Baktınız ki 3-4 kişilik genç kız grubu. Ama içlerinden bir tanesinin duruşu çok azametli, diğerlerinden hemen ayrılan bir hali tavrı var. Bu olayı nasıl anlatırsınız?” Bana soruyorlar: “Bir sayfada mı?” “Yok” diyorum, “İki dize, sadece iki dize.” Sonra onlara Karacaoğlan’dan örnek veriyorum: “Uydurmuş kendine üç beş menendin, Sanırsın sadrazam tuğunan gider.” İşte dili, kelimeleri, imgeleri ustaca kullanmak böyle olur. Kelimeler hepimizin kelimeleri, Karacaoğlan, Yunus Emre, Yahya Kemal, Orhan Veli bizim bilmediğimiz kelimelerle yazmıyorlar, o kelimeleri biz de biliyoruz. Ama onlar kelimeleri öyle yan yana getiriyorlar ki, “Meçhule gider bir gemi kalkar bu limandan” denildiği andan itibaren büyük şiir başlıyor. Müzisyenlerin notaları yan yana getirmesi gibi, onlar da kelimelerle oynuyorlar. Bildiğiniz gibi, bemol ve diyezler hariç, topu topu yedi nota var. Ne çıkarsa ondan çıkıyor. Beethoven da yedi notayı kullanıyor, misket havası da.. Bu yedi nota içerisinde hangi mahareti gösterebiliyorsun, bütün mesele o.

Romandan söz edeceğim dedim ama bir türlü o konuya gelemedim. İrticalen konuşmanın cilveleri bunlar. Eğer konuşmanızı yazar ve onu okursanız, trenle seyahat ediyor gibisinizdir. Tren raydan asla ayrılamaz. İrticalen konuşma ise araba kullanmaya benzer. Size güzel gelen her yan yola sapmaktan kendinizi alıkoyamazsınız. Bugün de öyle oldu.(Devamı gelecek pazara)