Nasıl roman yazılır? Bu soru çok soruluyor bana, yazmak isteyen pek çok genç arkadaşımız var. Aslına bakarsanız her okurun içinde vardır bu. Okumak, iyi yolda olmak demektir. Zaten bu işin yolu okumaktan geçiyor. Kütüphaneler büyük hocalarla dolu. Büyük hümanist Erasmus’un dediği gibi dünyanın bütün üniversiteleri on beş temel kitaptan ibarettir. Bol bol okuyan insanlarda yazma düşüncesi oluşuyor dedim. Şiir, hikâye ya da roman yazmak isterler. Şiirle hikâyeyi ayrıca konuşuruz. Sanıldığı gibi hikâyeyle roman arasında, birinin kısa birinin uzun olmasından kaynaklanan bir nicelik farkı yoktur, nitelik farkı vardır. (Bu arada ben, adına ‘uzun hikâye’ ya da ‘kısa roman’ denilen novella formunu çok sevdiğimi belirtmeliyim. Belki de en sevdiğim biçim budur. Örnek olarak Çehov’un bazı kitaplarını ve Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz, Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler, Marquez’in Kırmızı Pazartesi gibi baş yapıtları gösterebilirim.) Roman çok daha büyük bir yapıdır. Kendi içinde mimarisi, kurgusu vardır. Aynen bir bina gibi statik hesaplara dayanan, taşıyıcı kolonları bulunan bir biçimdir. Bugün taşıyıcı kolonlar kesildiği için binaların depremde yıkıldığını, ayakta duramadığını görüyoruz. Romanda da taşıyıcı kolonlar güçlü değilse çöker o kitap. Yalnız estetik kaygılara değil bir mühendis gibi kılı kırık yaran hesaplamalara dayanması gerekir.
Roman, bir sabah kalkıp coşarak, büyük bir yaratma seline kapılarak yazılabilecek bir şey değildir. O şekilde şiir yazılır, belki kısa hikâyeler yazılabilir ama roman yazılamaz. Roman çok uzun bir yolculuk. Öncelikle romanın ana kurgusunu çok iyi oluşturmak gerekiyor. Dayanacağı temelleri, karakterleri oluşturacaksınız. Karakterleri çok iyi tanımanız gerekli. Onları anneniz, babanız, kardeşiniz, arkadaşınız, sevgiliniz kadar iyi tanıyacaksınız ki insanlara anlatabilesiniz. Böyle bir yoğunlaşma döneminden yazma dönemine geçildikten sonra da bu işi uzun bir yolculuk gibi düşünmekten geri durmamak gerekir. Roman bir solukta değil, bölümler halinde yazılır. Aynen bir uzun yol seyahati gibi. İstanbul’dan arabayla yola çıktığınızda Ankara’yı düşünmezsiniz. Kafanızda önce gişelere varma, oradan İzmit’e, Bolu’ya ulaşma, daha sonra Ankara’ya varma fikri belirir. Arada molalar veririsiniz. Roman yazmak da buna benziyor. Bölümlere ayrılmış bir uzun yolculuk gibi. Romanın genel taslağı hazırlandıktan sonra sadece yazdığınız bölüme odaklanmanız gerekiyor. Sanki hayattaki amacınız o bölümü bitirmekmiş gibi. Mesela 20 sayfa. O sayfaları bitirdikten sonra daha sonraki bölüme yoğunlaşabilirsiniz ama daha önce değil. Bu süreçte romanın sizi değiştirmeye başladığını hissedersiniz. Roman, başta planladığınızdan başka bir şekilde gelişmeye başlar. Bernanos diye bir yazar vardı. “İyiler” adında bir roman yazmak istemişti. Daha yazmadan adını böyle koymuştu ama bittikten sonra baktı ki içinde tek bir iyi insan yok. Roman sizi alıp götürür, kendi kendini yönlendirir, yazarını aşar. Benim başımdan da çok geçmiştir. Karakterler bazen düşündüğümden bambaşka işler yaparlar. Başka yerlere giderler, ben de izlemeye başlarım. Onları, sanki hiç tanımadığım çok farklı davranan insanlarmış gibi izlerim.
Şöyle bir sorudan yola çıkalım: Neden roman yazılır? Bence bir romanın, bir kitabın gerekliliği olmalı. Mutlaka yazılması gereken bir kitapsa yazılmalı. Eğer gerekli olmayan bir roman yazıyorsanız, o kitap için kesilen ağaca, harcanan mürekkebe, emeğe yazık. Peki, gerekli kitap ne demektir? Neden bazı kitaplar gerekli, bazı kitaplar gereksiz olur? Yazmadan önce şöyle küçük bir deney yapmanızı öneririm: Eğer aklınızda bir konu varsa ve bunu yazmak istiyorsanız -ki bu salonda arkadaşlarımın gözlerinden görüyorum, yazmak isteyenler hemen belli oluyor- önce kitabı arkadaşlarınıza anlatmayı deneyin. Bir akşam yemeğinde otururken konuyu anlatın. Bakalım arkadaşlarınız hikâyeyi ilginç bulacaklar mı, yarım saat olsun ilgiyle dinleyecekler mi? Anlattığınız zaman “Sahiden çok ilginç, sonra ne olmuş?” diyorlarsa ayrı; esnemeye, araya laf sokmaya başlamışlarsa ayrı. Eğer ikinci durum geçerliyse sakın elinizi değdirmeyin, o kitap olmaz. Ne yazık ki böyle romanlar yazıldığını görüyorum. Çoğunlukla da entelektüel olma merakı yüzünden. Çünkü Türkiye’de entelektüellik bir mertebe gibi görülüyor. Bir yaşam biçimi gibi algılanıyor. Biraz sakal bırakılacak, yelek giyilecek, pipolar vesaire. Oysa gerçek entelektüelliğin bunlarla ilgisi yok. Entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. Entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. Entelektüelin bir taksi şoföründen daha değerli olması için bir sebep yok, hele hele lösemili bir çocuğa bakan hemşireden, elektriklerimizi tamir eden bir teknisyenden daha önemli, daha değerli değildir. (Ayrıca bu meslek sahipleri de entelektüel olabilir.) Sadece dünyaya farklı bir disiplinle bakan bir insandır. Bu da entelektüelleri, toplumun üstündeki bir kast haline getirmez.
Bazı yazarlar romanları, diğer yazarların ve eleştirmenlerin ne diyeceği sorusu üstüne kurguluyorlar. Bence bu da yanlış. Kitap sadece okur için yazılır. Çünkü sen romanı yayınevine veriyorsun, kitap okuyucunun eline geçiyor. Okuyorsunuz. Ben yazarken nasıl yalnızsam, siz de okurken yalnızsınız. Düşüncelerim ve duygularım size geçiyor. Ben bir maharet gösterebilmişsem, kendimi size okutabilmişsem, siz de zevkle okuyorsunuz kitabı, elinizden bırakmadan okuyorsunuz. Ama iş olsun diye yazmışsam, bir meselem olmadan sadece kitap yazmak için yazmışsam, bu ne biçim kitap deyip okumadan elinizden atıyorsunuz. Gerçekten de atmak lazım. Çünkü bir konserde piyanist sizi sıkıyorsa, notalara yanlış basıyorsa, aralarda iki-üç dakika duruyorsa siz de konseri dinlemeden çıkar gidersiniz. Kitapta da aynı durum söz konusu. İyi bir piyanist nasıl sizin yapamadığınız bir şeyi yapıyorsa, bir marifet gösteriyorsa; yazar da size kendini okutmak zorundadır. Bestseller tarzı kitapları kast etmiyorum elbette. Derinlikli kitaplardan söz ediyorum. Dünya edebiyat tarihinin ve günümüzün en büyük, en derin yapıtları, kendilerini okutan, okura büyük zevk veren kitaplardır. Edebiyat bir zevktir; sıkıntı değil.
(Devamı gelecek pazar)
Yeni yılınız kutlu olsun sevgili dostlar. Acılı bir toprakta yaşıyoruz bizler. Her yıl yüreğimizi burkan olaylar geliyor başımıza. Bunları bilmeme rağmen 2012’nin size sağlık, mutluluk, başarı ve huzur getirmesini diliyorum. Çünkü “umutsuz yaşanmıyor.”
