Eski Ahit’te Tanrı, kardeşini öldürmüş olan Kabil’e der ki: “Kardeşinin kanının sesi topraktan bana doğru haykırıyor.” Dün akşam Kürtçe TRT 6’nın yayına başlaması törenini izlerken bu cümle aklıma geldi. Otuz yılı aşkın bir süredir öldürülen on binlerce genç insanı düşündüm. Yaralanan, evi barkı yakılan, sürülen milyonlar gözümün önüne geldi. Bu çocukların mezarlarından doğrulup devleti yönetenlere “Bizi niye öldürdünüz?” diye sorduklarını düşledim.“Madem sonunda devlet Kürtçe televizyon kuracaktı, Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı okutulacaktı, o zaman bizi niye genç yaşımızda dağlara sürdünüz, kör kurşunlara hedef ettiniz, kanımızı toprağa döktünüz?” Sonra Mehmet Uzun’u hatırladım: “Kürtçe yazdığım için niçin beni mahkemelerde süründürdünüz?” diye soruyordu o da. Ahmet Kaya, “Kürtçe klip yapacağım diye beni niye linç etmeye kalktınız, toprağımdan ayrı düşürdünüz?” diyordu. Nice aydın, nice yazar, nice sanatçı acı çekti bu uğurda. Yaşar Kemal, “Bu ülkeye yazıktır. İnsanlara dilini verin, ana dillerini özgürce konuşma hakkını tanıyın. Bu kan dursun” dediği için beş yıl hapse mahkûm edilmişti. Değdi mi bütün bu acılara. Dün televizyon ekranında hepimiz gördük: Kürtçe açılışlar yapıldı, Kürtçe türküler söylendi. (Keşke Kürt müziğinin büyük sesi Şivan Perver de katılsaydı.) Peki söylendi de ne oldu? Kıyamet mi koptu? Türkiye Türkiye olmaktan mı çıktı? Bu yazıyı yazarken ekranda bir yandan da TRT 6’da oynayan filme bakıyorum: “Kale Min Gofret ü Ez” yazıyor. Ne demek olduğunu sordum: “Dedem, Gofret ve Ben” demekmiş. Bu komedi filmi Kürtçe gösterildi diye Türkiye mi bölünüyor?
Biliyorum ki bu ülkede geçmişin muhasebesi yapılmaz. Darbe yapan adamla, darbe mağdurunun kol kola girdiği bir topraktır burası.Ama yine de sormak istiyorum: Bütün bunlara değdi mi beyler?Ülkenin demokrasisini zehirlediniz, ekonomisini çökerttiniz, milyonların göç etmesine sebep oldunuz. Değdi mi? Geçenlerde, kuvvet komutanlığı yapmış bir zatın sözlerini okudum: “Biz sahiden kart kurt meselesine inanıyorduk” diyordu.Harbiye’yi ve kurmay mektebini bitiren bu general acaba hiç mi yakın tarih okumamıştı. Osmanlı meclisindeki “Kürdistan mebusları”nı da mı bilmiyordu?
Bizim gençliğimizde Kürt denilemezdi. Bu insanlar yoktu, böyle bir dil de yoktu.İnsanlar Kürtçe konuştu diye mahkemelere çıkarılır, hâkimle sanığın tercümanla anlaşabildiği bu mahkemelerden “Kürtçe diye bir dil yoktur!” kararı çıkardı. Bir yazımda bu tutumu eleştirirken “Bari Kürdili Hicazkar makamını da yasaklayın!” demiştim.
Belki de bazı okurlar bu yazıyı çok safiyane bulacak, Kürt meselesinin dil ve kültürden ibaret olmadığını, yabancı parmağıyla bölücülük yapıldığını söyleyecek. Doğrudur, ben Türkiye’yi bölmek isteyenler olduğuna itiraz etmiyorum ki. Asala ve PKK meselelerinin, 1974 Kıbrıs çıkarmasından sonra başımıza sarıldığını da biliyorum.Ama ben bu ülkenin bölünmesine karşıyım. Bu yüzden de kuyumuzu kazmak isteyen çevrelere karşı daha akıllı davranabilirdik diyorum. Kardeşin kardeşi kırdığı bu kanama dönemini daha hafif atlatabilirdik. En azından yurttaşlarımızın diline ve kök kültürüne saygı göstererek, silahlı hareketi halktan ayırmayı deneyebilirdik. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda kan dökmüş Kürt asıllı vatandaşlarımızın kökenini, kültürünü, dilini yok saydığımız için, silahlı eylemlere dünya çapında bir propaganda malzemesi sağladık.
Osmanlı’nın çöküş döneminde gördük ki; yurtseverlerin aptallık yapmaya hakları yoktur. Akılsız milliyetçi, ülkesine en büyük zararı verir, hatta yıkıma götürür. Dünyanın gelişimini doğru okuyabilen akıllı yurtseverler ise ülkelerini yüceltirler. Bu sözlerim Enver ve Evren paşalar ile Mustafa Kemal’ler arasındaki farkı da açıklamaktadır.
