Durup durup uç verir bu mesele; altı ayda bir patlar. Basınımız “vekillere kıyak” diye manşetler atar. Bu haberlerin altına yazılan okur yorumlarında “zıkkım olsun, haram ediyorum” türü bedduadan geçilmez. (Önce, TV yarışmalarına katılanların aklında kalsın diye birkaç bilgi: Kıyak; atlar çiftleşirken onlara yardım etme, doğru yolu bulmalarını sağlama işlemine verilen ad. Zaten ‘siyaset’ de at terbiyesi demek. Yani seyislik işi. Halk Demokrat Parti’ye boşu boşuna Demir Kırat dememiş. Bakın siyasetin atla ne kadar ilişkisi var.) Okurların bu konudaki duyarlılığına hak vermemek elde değil. Çünkü milletvekillerinin kazanacağı haklara karar verenler bizzat kendileri. Yani kendilerine kıyak yapıyorlar. Bazı isteklerinde de aşırıya kaçmışlar: Milletvekili ve ailesinin estetik ameliyat giderlerini karşılamak ne demek? Vergi veren halk, onun bunun germe, gerdirme, burun yaptırma masraflarını mı ödeyecek? Bu tarz işlemlerden önce milletvekilleri, kullandıkları dilde ve davranışlarında estetiğe dikkat etseler çok daha yerinde olur. Kırmızı plaka, trafik denetiminin dışına çıkmak, ömür boyu kırmızı diplomatik pasaport taşımak ve buna benzer birçok talep gerçekten de halkı yaralayacak boyutlarda. Zaten milletvekilleri ve ailelerinin gerekli gereksiz harcamaları; bazı sağlık kurumlarının faturaları şişirmeleri, ödenen astronomik ücretler yeteri kadar bir büyük bir sorunken bunları düzeltmek yerine, yeni avantajlar sağlamak, haklı olarak büyük bir kızgınlığa yol açıyor. İğne ile çuvaldız ama şimdi gelin, çuvaldızı başkasına batırırken, halk olarak kendimizi de iğneleyelim. Eğer kamuoyu, milletvekillerinin elde ettiği haklar konusunda başından beri duyarlı davransaydı, işler bu noktaya gelemezdi. Bir örnek vereyim: Bizim dönemde erken seçim kararı alındı ama üç aylık maaşlar zaten yatmıştı. Koskoca Meclis’ten sadece 8 milletvekili, çalışmayacağımız aylar için bu maaşları almamız haksızlıktır deyip, üç aylığı iade etti. Naçizane, bu sekiz vekilden biri de bendim. Ama ne oldu? Kamuoyu bu konunun üstünde durdu mu? Genel başkanlar dâhil, diğer vekillere “Hadi siz de geri ödeyin!” dedi mi? Basın bu konuda geniş bir yayın yaptı mı? Hayır, hiç sesini çıkarmadı. O zaman da işler bu noktaya geliyor işte. Vekillere bir konuda hak veririm: Özellikle Anadolu milletvekillerinin masrafları fazladır. Çünkü Ankara’ya işi düşen her hemşehrisi onu arar; hastane, okul, burs vs. işlerini çözümlemesini ister. Vekil her yıl yüzlerce kişiyi konuk olarak ağırlamak, yemeğini, yatacak yerini karşılamak zorunda kalır ve elbette maaş yetmez. Belki bu konuda bir ödenek ayrılabilir, zorunlu masrafların faturaları ödenebilir ama diğer istekler sahiden saçma. Reverans da isterler mi? Stockholm’de yaşadığım yıllarda, bir öğle vakti, başbakan Olof Palme’nin, ofisine yakın bir sosis büfesinde kuyruğa girip beklediğini gözümle görmüştüm. Kral bile eskortsuz, şatafatsız bir biçimde bisiklet turu yapardı. Danimarka’nın Borgen dizisindeki kadın başbakanın tek bir sekreteri var ve makamından çıkıp evine gittiğinde yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor. İşte demokrasi bu. Ama “Muhteşem Yüzyıl”ın, zamanımızda da devam ettiğini düşünürsek, henüz bu kavramlar bize çok uzak. Acaba halkın siyasetçileri her gördüğünde “Bakanım! Vekilim!” diye reverans yapmasını da isterler mi(!) dersiniz? Not: Sen de emekli vekil değil misin diye soracak olan okurlara şimdiden bir açıklama yapayım: Bu haklara sahip olmama rağmen, sağlık giderlerimi büyük ölçüde özel sigortamdan karşılıyorum, tercihli yol vs. gibi ayrıcalıkları da hiç kullanmıyorum.