Viyana Filarmoni Orkestrası, her yılbaşında bir “yeni yıl konseri” verir (Neu Jahrs Konzert). Geleneksel hale gelmiş olan bu konser, (TRT dahil) 81 ülke televizyonunda naklen yayınlanır; dünyanın en prestijli müzik olaylarından biridir. Geçen yılbaşı gecesi (2011-2012) telefonuma okurlardan, tanıdıklardan mesajlar yağmaya başladı: “Şu anda Viyana Filarmoni senin eserini çalıyor” diyorlardı; gururlanmış, sevinmişlerdi. Doğrusu bu mesajların doğru olacağına hiç ihtimal vermedim. Ya dinleyicilerimiz çalınan eseri benzetmişti ya da başka bir yanlışlık olmuştu. Çünkü Viyana Filarmoni gibi ciddi bir orkestranın, bu icra, hatta orkestrasyon için izin alması gerekirdi. Hem onlar sadece klasik eserler çalarlardı. Ertesi sabah bu haberi gazetelerde de okudum. “Viyana Filarmoni yılbaşı konserinde Livaneli çaldı” diye. İyice hayret ettim. O gün öğle vakti, Cengiz Semercioğlu’nun canlı yayınına katılacaktım. Cengiz bu olaydan söz etti; haberim olmadığını söyledim. Canlı yayında bana bir video gösterdiler. Viyana görüntüleri eşliğinde benim bir parçam çalınıyordu ama berbat bir anlayışla icra ediliyordu. “Hiç beğenmedim” dedim. Neyse, telif haklarımı koruyan Taxim Edisyon ve Üniversal Müzik konuyu araştırdılar. Olay şuydu: O ünlü yeni yıl konserinin iki bölümünün arasında Viyana’yı tanıtan bir film yapmışlardı. Avusturya Televizyonu’nun yayınladığı bu filmde Vienna Philharmoniker grubu (beşi Viyana Filarmoni, biri de Berlin Filarmoni müzisyenlerinden oluşan daha küçük bir grup) Rodrigo’nun Aranjuez, Debussy’nin Claire de Lune, Şostakoviç’in Vals gibi eserlerinin yanısıra Leylim Ley’i de yorumlamışlardı. Üniversal’in Avusturya ofisinden bir özür mektubu geldi. Vienna Philharmoniker’in çok değerli bir üyeleri olduğunu, bu yanlışlıktan dolayı büyük üzüntü duyduklarını belirttiler ve tazminat ödediler. Ben de olay büyümesin diye fazla üstüne gitmedim.
Leylim Ley bugün 24 dilde okunuyor. Balkanlar’dan, Uygur’lara, Asya içlerine, İspanya’dan Arap yarımadasına kadar girmiş. Telif falan hak getire elbette. Adımı bile yazmıyorlar. Yunanlı iki ayrı besteci, Leylim Ley ve Belalım adlı eserlerimizi kendi adlarını koyarak yayınlamışlardı da Theodorakis’in arkadaşı olan ünlü avukat Samarcis, eserleri zor kurtarmıştı.
Bunları anlatmamın iki sebebi var: Birincisi Sezen Aksu’ya yapılan haksızlık, ikincisi de Radikal’de geçen yıl yazılan bir yazı. Okuduğuma göre “Adı Bende Saklı” bir Yunan bestesiymiş de kartonete bestecinin adı yazılmamış. Bundan Sezen’e ne? Kartoneti o mu hazırlıyor? Tamamen firmanın kabahati ama sanki Sezen, başkasının bestesini kendine mal etmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Yahu akıl var izan var; Sezen gibi 500 şarkı yazmış ve her gün yazabilecek verimli bir şarkı yazarı niye gidip böyle saçma bir iş yapsın. Akla sığacak bir şey mi bu? Ama biz kendimizi karalamaya çok meraklıyızdır. Yukarıda anlattığım Viyana Filarmoni hadisesinden birkaç gün sonra Radikal Gazetesi’nde bir yazı okumuştum. Müzik yazarı bir kardeşimiz, eseri Viyana Filarmoni’nin değil, o konserin arasında Vienna Philharmoniker adlı, yine aynı orkestradan oluşan daha küçük bir grubun çaldığını belirtiyor, beni böyle açıklamalar yaptığım için kınıyordu. Oysa ben bir açıklama falan yapmamıştım ki. Olayın içyüzünü anlamaya çalışıyordum sadece. Kardeşimiz sonra da parayla tutulup eser çaldırılan orkestralardan söz ediyordu. (Acaba adamların bin kere özür dileyip, tazminat ödemelerine ne der şimdi?) Evet; böyle orkestraların varlığını ben de duydum ama benim eserlerimi, büyük orkestralar hep kendileri talep ederek çaldılar. Yoksa hangi para, Paris’te Millenium Konseri’nde benim bestelerimi Zubin Mehta gibi dev bir şefe yönettirebilir, Moskova Senfoni Orkestrası’na icra ettirebilirdi? Hangi güç Berlin Filarmoni salonunda Alman Senfoni Orkestrası’nın İngiliz şef yönetiminde eserlerimi icra etmesini sağlayabilirdi? Yine hangi otorite Moskova virtüözlerine, Hacettepe, CRR, İzmir, Atina, Hagen Senfoni orkestralarına bu eserleri çaldırabilir, Simeon Kogan, Hans Jörg Schellenberger, Leo Hussain gibi şeflere yönettirebilirdi? Bunun tek istisnası Londra Senfoni Orkestrası’nın Londra’da Abbey Road Stüdyosu’nda kaydettiği albümdür. Bunu kaydettiren, albüm yapan ve dünyaya dağıtan da İyi niyet Elçisi olmakla onurlandırıldığım Birleşmiş Milletler’in UNESCO Genel Merkezi’dir.
Hani bizde bir laf vardır, “işsiz kalırsam limon satarım” diye. Bu iş herkese kolay gelir ama hele bir sandık limon alıp da Eminönü’ne gidin bakalım. Oradaki esnaf anında ağzınızın payını veriverir. Limonlarınızın denize döküldüğüyle, üstüne bir de dayak yediğinizle kalırsınız. Bizde, her alan bölünmüştür; kıskançlıkla korunur; zinhar kimsenin alanına elini uzatmayacaksın: Tarihten söz edersin tarihçisi dalar, balık çiftliği dersin gıda mühendisleri ateşe başlar, Kerbela vakası dersin din uzmanları binbir beddua sıralar. Klasik müzik alanında da durum böyledir. Batıdaki klasik orkestralar benim melodileri icra etmeye başlayınca nasıl kıyametler koptu bilseniz. Anlı şanlı, yaşlı başlı solistler, şefler, besteciler haftalarca süren kampanyalar yaptılar; gazetelerde tam sayfa yazılar yayınladılar; adeta çıldırdılar. Vay efendim nasıl olurmuş da onlar dururken benim eserlerim çalınırmış. Yahu kardeşler; biraz rahatlayın, ben klasik müzik bestecisi değilim ama hasbelkader yaptığım melodiler seviliyor; değişik ülkelerde caz, folk, klasik olarak icra ediliyorsa bunda benim ne suçum var. Bu orkestralar kaç kez Beatles, Deep Purple, Pink Floyd parçaları uyarladı; oralarda kimse karşı çıktı mı buna; gurur duydular. Siz de biraz rahatlayın, gerilmeyin; bu alanda hiçbir iddia sahibi değilim; frak falan da giydiğim yok; karşınızda boynum kıldan ince. Orkestralar, yaptığım ezgileri sevip de programlarına alıyorlarsa “hayır” mı diyeyim? Kaldı ki bazılarından haberim bile olmuyor. Şimdi yine kızacaksınız ama geçenlerde büyük bir Batı orkestrasının çok ünlü bir şefi aradı. 2013 yılında Mozart, Theodorakis ve benim eserlerden oluşan bir konser hazırladıklarını, yeni bir eser yazmak isteyip istemediğimi sordu. Benim bölüme yarım saat ayıracaklarmış. Ben de ona “Hektor’un Dansı” diye 9 vuruşlu zeybek ritmine dayalı bir eser yollayacağıma söz verdim. (Çünkü bana Truva’nın müziği buymuş gibi geliyor. Sadece sezgi.) Kızmadınız değil mi; ne olur kızmayın. Bu gariban da böyle oyalanıyor işte.
