Düşüncemi hemen açıklayayım: Bir romanın başka dillere çevrilmesi, onun değerini ne artırır, ne eksiltir. Roman iyiyse iyidir, kötüyse kötü. Nice iyi romanlar vardır ki kendi ülkesinde bile gereken ilgiyi görememiştir, buna karşılık dünya kitapçılarının vitrinleri binlerce ıvır zıvırla doludur. (1) Ama ne yazık ki son yıllarda kitapların başka dillerde çevrilmesi sanki bir başarı ölçüsüymüş gibi sunulmaya başlandı. İş, ticari bir tanıtıma dönüştü, hatta bu işin sahtekârları türedi.

Anton Chekhov’a, hikâyelerinin Fransızca’ya çevrilmesini önerdikleri zaman büyük yazar şaşırmış ve “Ama” demişti, “benim hikâyelerim Rus hayatını anlatıyor. Fransızlar’ın bununla ne ilgisi olabilir?” Ama şimdi her şey değişti. Yabancı dillerde kitap yayımlanması için edebi ajanslar, temsilciler, fuarlar ve yabancı edebiyat editörlerinden oluşan büyük bir sektör devreye girdi. Süreç doğal yollardan ilerlediği zaman, güzel bir kitabın başka ülkelerin okurlarına sunulması elbette iyi bir şey. Hem kitabın yazarına onur verir hem de dünya kitap okurlarının, iyi yazılmış bir kitaptan zevk almasını sağlar. Günümüzde çeviri işini daha çok “edebiyat ajansları” sağlıyor. Kendilerine bağlı olan yazarların kitaplarını fuarlarda -deyim yerindeyse- görücüye çıkarıyorlar. Medya gücünün bu kadar önemli olmadığı eski devirlerde bazı edebiyat otoriteleri bu görevi üstlenir, haberdar oldukları iyi yazarları kendi ülkelerinin okurlarına tanıtmayı bir namus borcu olarak görürlerdi. Bunun en parlak örneklerinden birisini Louis Aragon’un, Cengiz Aytmatov’un “Cemile” adlı romanı için söylediği cümle oluşturur. Büyük Fransız şairi Aragon’un, Kırgızistan steplerinde geçen içli bir sevda öyküsü olan “Cemile” için “Dünyanın en güzel aşk öyküsü” demiş olması, kitabı bir anda çok satan kitap listelerine ve edebiyat klasikleri arasına soktu. Kitap zaten güzeldi ama Aragon’un bu cümlesi onu dünyaya tanıttı.

Bir başka örnek yine bir Fransız entelektüeli olan Roger Caillois. Yaşar Kemal, Legion d’Honneur ödülünü alırken yaptığı konuşmada, Roger Caillois’ya değiniyor ve bir anlamda ona minnet duyduğunu açıklıyordu. Çünkü Caillois, Fransa’da Yaşar Kemal’in değerinin anlaşılmasına katkıda bulunan aydınlardan birisiydi. Şimdi gelin, dünyanın öteki ucuna Arjantin’e uzanalım ve Jorge Luis Borges’in şu satırlarını okuyalım: “Ünü hiç beklemedim, hiç ardından koşmadım onun. Bana ilk el uzatan, yazdıklarımı 1950’lerin başlarında Fransızca’ya çeviren Nestor İbarra ve Roger Caillois oldu. 1961’de Formenter ödülünü Samuel Beckett’le paylaşmamı sağlayan da, sanırım onların bu gözüpek girişimleri oldu. Çünkü Fransızca’ya çevrilinceye kadar yalnızca dışarıda değil, Buenos Aires’te de pek tanınmıyordum.” (2)

Bakın, yine aynı isim karşımıza çıktı: Bir edebiyat dostu, bir edebiyat misyoneri, yüce gönüllü bir adam; Roger Caillois. Yaşar Kemal’den Borges’e kadar birçok nitelikli yazarın, dünya okurlarına ulaşmasını sağlamakla görevli sayıyor kendisini. Ama durun; bu örneklere bakarak Caillois’yu hemen bir edebiyat azizi, bir çağdaş mesen ilan etmeyin. Gelin Gabriel Garcia Marquez’in şu satırlarını okuyalım: “Albaya Kimseden Mektup Yok, Yüzyıllık Yalnızlık’tan çok önce Gallimard’a önerilmişti. Yayınevi editörü olan Roger Caillois kitabı hemen reddetti. Gallimard’ın kitaplarımdan biriyle ilgilenmesi için Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmalıydım önce. Fakat o zaman da acentam Fransa’da başka taahhütlere girmişti.” İşte bir edebiyat gurusuyla ilgili iki olumlu, bir olumsuz örnek. Yaşar Kemal ve Borges’i destekliyor ama Marquez’i reddediyor. Çünkü sanatta, spor gibi nesnel ölçüler yok. Kimbilir Marquez gibi bir yazarın kitabından hoşlanmamasının sebebi neydi 20. yüzyılın dahilerinden biri olan Marquez kendi ülkesinde de kitaplarını çok zor yayınlatabilmiş, hatta “Yaprak Fırtınası” kitabını bastırmak beş yılını almıştı. Yayınevleri birbiri ardından kitabı reddediyor, Kolombiyalı bu genç gazeteciye “başka bir işle uğraşması”nı öğütleyen mektuplar yazıyorlardı. Marquez sonunda çareyi, kitabı kendi parasıyla bastırmakta bulmuştu. Edebiyat âleminde böyle “reddediliş”ler çoktur. Marquez’in yakındığı Gallimard Yayınevi Marcel Prost’un eserlerinden Umberto Eco’ya kadar birçok yazarı reddetmiş olmasıyla bilinir. Neyse biz yine edebiyat dostlarına dönelim.

Hemen Çiçero’ya bir ömür boyu dostluk gösteren ve onun kitaplarını yayımlayan Atticus, yaşamını Franz Kafka adlı dostunun edebiyatına adayan Max Brod gibi örnekler geliyor aklıma. Bir de “Stendhal” takma adını kullanan Henri Beyle adındaki tanınmamış yazar için, övgülerle dolu büyük bir inceleme kaleme alan Honore de Balzac. Eskiden yani dünya yuvarlağı, durmadan dolar basarak dönen bir rotatif gibi görülmediği, başka değerlerin de var olduğu dönemde, ticaret dışında edebi destekleşmeler vardı. Şimdi bireysel hırslardan, kariyer ve paradan başka pek az şeyin önemsendiği yeni dünyada, kulağa masal gibi gelen destekler. Neler yitirmişiz!

(1) Kendimden söz etmek kabalığına düşmek istemem ama bir şeyi belirtmek zorundayım. Eğer -hasbelkader- otuz dile çevrilmiş bir yazar olmasaydım, bu yargıyı dile getirmem güçleşirdi. Çünkü yazıya hemen, kıskançlık vs. gibi bana çok yabancı olan başka anlamlar yüklenirdi. Ama Gallimard dahil olmak üzere birçok dünya yayınevinin kitaplarımı basmış olması bana bu sözü söyleme cesareti veriyor.

(2) J. L. Borges “Borges ve Ben” Can Yayınları, Çeviren: Celal Üster.