On beş günlük bir aradan sonra günlük yazılara tekrar başlarken düşündüm:
Bu süre içinde Türkiye'nin gündeminde bir değişiklik olmuş muydu?
On beş günlü bir zaman dilimi ülkedeki öncelikleri değiştirmiş miydi?

Bu soruların cevabı kocaman bir "hayır" dı.

Türkiye'nin sorunları aynıydı ve on beş günlük bir süre ülkenin önceliklerinde bir değişiklik yaratmamıştı.

XXX

Aslına bakarsanız bu süre on beş gün değil de on beş ay olsaydı, gene bir şey değişmeyecekti.

Çünkü Türkiye'nin gündem maddeleri on beş ay önce de aynıydı.

XXX

Peki bu süre on beş ay yerine on beş yıl olsaydı ne değişecekti.

Farklı özelliklerle mi karşılacaktık?

O zamanın Türkiyesi, bugünkünden farklı sorunlarla mı boğuşuyordu?

Ya da epeyce gerilere gidip on beş günlük süreyi yüzelli yıla çıkarsak tamamen farklı bir ülkeyle mi karşılaşacaktık.

Hiç sanmıyorum.

Aradan bir buçuk yüzyıl gibi büyük bir süre geçmiş olmasına rağmen Türkiye'nin temel sorunlarında dramatik değişiklikler olmadı.

Yüz elli yıl önce Türklerin bir kimlik sorunu vardı. Bugün de var.

Yüz elli yıl önce Türkiye "Kürt realitesi" ni düşünüyordu. Bugün de düşünüyor.

Yüz elli yıl önce Türkiye batılılaşmaya çalışıyordu. Bugün de çalışıyor.

Yüz elli yıl önce Yunanistan'la sorunlarımız vardı. Bugün de var.

Yüz elli yıl önce Türkiye, insan haklarına saygılı modern, ve sivil bir toplumun özlemi içindeydi.

Bugün de aynı özlem sürüyor.

Yüz elli yıl önce Türkiye'de rüşvet almış yürümüştü. Bugün de öyle.

XXX

Aradan geçen bunca yıl içinde hiç bir şeyin değişmediğini ve her şeyin yerinde saydığını söylemiyorum elbette.

Bir çok alanda yenilikler yapıldı, gelişmeler sağlandı ama toplumun temel sorunları bugün de sorun olmaya devam ediyor.

Bu yüzden Türkiye'de gündem ve güncellik kavramları beni pek ilgilendirmiyor.

Olaylara zaman ve mekan boyutunda bakmaya çalışmamızın nedeni bu.

Aksi halde gündelik belirtilere takılıp kalıyor ve ağaçları tek tek saymaktan ormanı göremez oluyorsunuz.

"Mesut Özal'a baş mı kaldırdı?" "Cumhurbaşkanıyla Başbakan arasında yumuşama mı var?" "Tansu gözden düştü mü düşmedi mi?" gibi sorular beni ancak Keçecizade Fuat Paşa 'nın zat-ı şahane ile ilişkileri ya da Hezarpare Ahmet Paşa'nın gözden düşmesi kadar ilgilendiriyor.

Bugün Laos'ta da basın ve siyasi çevreler, adını bilmediğimiz bir sürü Laos'lu politikacının kaş göz işmarlarından anlam çıkarmaya çalışarak ömür tüketiyor ve siyasi dedikodulara saatler harcıyor. Ama binlerce kilometre kağıda, tonlarca mürekkep harcanarak yazılan onca yazı Laos'un Laos olması gerçeğini değiştiremiyor.

Aynen Türkiye gerçeğini değiştirmediği gibi.

Dünyanın tanımadığı bir sürü politikacının nefes alışlarını izleyerek garip bir "Hollywood dedikoduları" ortamına sürüklenmişiz.

Bu arada düşünürler kaynıyor, romancılar araya gidiyor, bilim adamları unutuluyor.

Ve Türkiye hızla bir "perakende toplum" olmaya doğru kayıyor.