BUGÜN, 27 Mart 1994 seçimlerinin yıl dönümü.
Üç yıl önce bugün Türkiye bir sarsıntı yaşamış ve Ankara, İstanbul gibi illerdeki yö netimin Refah Partisi'ne geçişiyle çalkalanmış tı.
Bu yazıda, geçmiş bir seçimin ayrıntıları ü zerinde durmayacağım.
Ne var ki seçimlerden hemen sonra ortaya çıkan, kamuoyunu günlerce meşgul eden ama sonra her nedense unutulan, görmezden geli nen çok önemli bir konuyu tekrar gün ışığına getirmek istiyorum.
Çünkü bu konu önümüzdeki seçimler için de önemli!

***

27 Mart seçimleri, sağlıklı ve adaletli bir şe kilde yapılmamıştır.
Demokrasi tarihimizin en şaibeli seçimlerin den birisidir bu.
Bazı partiler, seçim sandıklarını gerektiği gi bi korumamış, böylece mükerrer oy kullanıl masına, listelerin istenildiği gibi düzenlenme sine, seçim sonuçlarının çarpıtılmasına olanak tanınmıştır.
Sandıklar evlere götürülüp boşaltılmış ve o rada tekrar düzenlenerek seçim kuruluna tes lim edilmiştir.
Çöplüklerde onbinlerce yanmış oy pusulası bulunmuştur.
Sahte seçim pusulası basan matbaalar ele geçirilmiştir.
Bütün bunlar bir kadronun, aylar süren bir hazırlıkla büyük kentleri ele geçirme stratejisi üzerinde çalıştığının göstergesidir.
Öteki partiler ve medya birbirini yerken, Re fah bu stratejiyi inanılmaz bir iradeyle yürüt müş ve seçimi ne pahasına olursa olsun ka zanmayı aklına koymuş bir kadronun kararlılı ğını yansıtmıştır.

***

SEÇİMLERDEN sonra bize gelen yüzlerce bilgi, özellikle uzak mahallelerin seçim nokta larında, akıl almaz oyunlar döndüğünü belge liyor.
Kaldı ki bunu seçim kurulu da kabul etti.
Seçimlerde hile yapıldığı iddialarını incele yen seçim kurulu, hukuk tarihinin en garip ka rarlarından birini vererek "seçimlere hile ka rıştırıldığını ama tesbit edilen sahte oy adedi nin sonuçları değiştirmeye yetmeyeceği"ni belirterek seçimleri geçerli saydı.
Refah Partisi'nin zafer coşkusundan ürken hakimler böyle garip bir karara imza koydular.
Aslında bu karar, bıçaklanarak öldürülmüş bir adamın bıçaklandığını kabul etmek ama "bıçak yarasının ölüme sebebiyet verip ver mediği saptanamamıştır, adam belki de o sıra da kalp krizinden ölmüştür" demek gibidir.
Madem ki seçimlerde hile yapıldığı belli; o zaman seçimin yenilenmesi gerekmez mi?
Tesbit edebildiğin sahtekarlık eğer sonucu değiştirmeye yetmiyorsa, ya tesbit edemediğin sahtekarlık ne ölçüdeydi?
Bütün bu eleştirilere Yüksek Seçim Kurulu Başkanı şöyle cevap verdi: "Partiler Yüksek Seçim Kurulu'nu eleştireceğine, sandıkları ko rumayı bilseydi."
Kısacası: Sahtecilik var ama sen de gözünü açıp yaptırmasaydın!

***

ÜZERİNDEN üç yıl geçtikten sonra bu ko nuya değinmemin nedeni herhangi bir kırgın lık ya da kişisel hesaplaşmadan kaynaklanmı yor: Sadece, gelecek seçimlerde Türkiye'nin böyle bir onursuzluğu yaşamaması ve seçim güvenliğini sağlayabilmesi için bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Seçim sandığı, bir ülkenin namusudur.
Oy veren yurttaşının hakkını koruyamayan bir devlet adil seçim yapamaz.

***

ANKARA ve İstanbul'da önde yarışan parti ler, ipi çok yakın farklarla göğüslediler.
Adaylar arasında ortaya çıkan yüzde birlik, ikilik, üçlük farklarda seçim hileleri ne kadar rol oynadı, bilemiyoruz.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerdeki mil yonlarca seçmen içinde, elli bin, yüz bin oyu değiştirmek ya da görmezden gelmek, sonuç ları etkilemeye yetiyordu.
Hele Ankara'da bu fark minimal düzeydey di.
Bu yüzden 27 Mart seçimlerinin sonuçları hala karanlıktadır ve bu seçimler, gelecekte a day olacak kişilerin, her şeyden önce sandık güvenliğiyle ilgilenmesi gerektiğini ortaya çı karmıştır.
Umarım Türkiye 1999'da bir tek oyun bile ziyan olmadığı, adil ve onurlu bir seçim yap mayı başarır.

Not: 27 Mart'tan üç yıl sonra geriye bakınca SHP - DSP - CHP arasındaki amansız kavga gö zünüze nasıl görünüyor? Sol partiler arasındaki kırıcı ve yok edici mücadele, Türkiye'ye bir şey kazandırdı mı? Seçim dayanışması önerilerine i natla karşı koyan kin dolu liderler doğru mu yap mıştı?
Bu soruları cevaplamak bugün daha da önem li!
Çünkü solun solla, sağın sağla mücadelesi de vam ettikçe Türkiye'de istikrar sağlanamayacak.
Bunu birkaç kişi dışında herkes anladı artık.