Anlaşılan Tolstoy, doğum kontrolüne de karşı: “Dünyaya çocuk getirmek (İşte yine genetik programlanma. ZL) karı koca ilişkilerinin başlıca amacı olacak yerde bu durum sevişme zevkinin engeli sayılıyor.” Tolstoy, “Kroyçer Sonat” adlı romanında başkahramanını bakın nasıl konuşturuyor: “Tutkuların en güçlü, en zararlı ve yapışkan olanı cinsel tutkudur… Kuşkusuz bu, tavşanlarla domuzların alabildiğine çoğalmak arzuları ya da maymunlarla Parislilerin şehvetin bağladığı bütün zevklerden en ince biçimde yararlanmaya kalkışları türünden bir ideal değildir.”
Yine aynı kitaptan: “Kadınla erkek tıpkı hayvanlar gibi yaratıldığından, cinsel birleşmelerinin sonunda gebelik, sonra da meme verme devresi başlıyor.” Sonra Tolstoy insanları şöyle eleştiriyor: “Gebe kadın doğaya karşı gelerek aynı zamanda hem sütanne, hem sevgili olur. Kısacası hiçbir hayvanda rastlanmayacak duruma düşer. Kızlara -bakirelere demek istiyorum- ‘havale’ gelmez; buna yalnız kocalı kadınlarda rastlarsınız. Hastaneler, doğanın yasalarına karşı gelmiş kadınlarla dolu.”
Tolstoy’un cinsellik konusundaki keskin ve aykırı görüşlerini doruğa çıkardığı bölüm ise şöyle: “Hayvanlar hayat verdikleri neslin, soylarını devamına yaradığını adeta bilir, bu yüzden belli yasalara kesinlikle boyun eğerler. Oysa insanların bunu hiç umursamadan, alabildiğine eğlenmekten başka düşüncesi yoktur. Dikkat ettinizse hayvanlar ancak üreme zamanlarında çiftleşirler; doğanın kötü ruhlu hâkimi ise her aklına esişte dişisinin yanına koşar. Üstelik bu hayvandan beter haline en yüksek, en temiz duygunun adını vererek ‘aşk’ der.” İşte “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina”, “Diriliş” gibi müthiş romanların yazarı Tolstoy’un “aşk” hakkındaki düşünceleri böyle. Yaşamını ve şiirini doğaya, aşka ve kadınlara adamış Karacaoğlan’ınkinin tam tersi. Hem de şair ondan çok önce ve bir Müslüman toplumunda yaşamış olmasına rağmen. Bu fark belki de kuzey ve güney farkıdır. Tolstoy, kuzey kışlarının içe dönük ahlâk felsefesini, Ortodoks katılığıyla harmanlamaya çalışıyor. Karacaoğlan ise hayata minnet duyan bir Akdenizli’nin sevinç türküsünü çığırıyor. Kâkülü yüzüne düşmüş küçük gelinlere, salkım salkım bulutlara, ak memelere, mor dağlara, savran kurup oturmuş sarı çiçeklere, pınarlara, bahar dallarına türkü yakıyor.
Koca Tolstoy “Savaş ve Barış” romanında uçarı genç kız saflığının örneği olarak anlattığı ve kendisine bir şey sorulunca yüzü kızaran melek gibi Nataşa’nın Türkiye’de ne hallere düşürüldüğünü görseydi herhalde mezarında ters dönerdi.
