Türkiye uzun süredir bir anayasa ve yasa tartışması içinde. Anayasayı kimin yapacağı; anayasanın nasıl hazırlanacağı, nasıl uygulanacağı elbette ki önemli bir konu. George Washington “politikacıları Anayasa’nın çarmıhına germek lazım“ derken asla fantazi yapmıyor, bir gerçeği dile getiriyordu. “Kanunların Ruhu“nu yazmış olan Montesquieu, “Özgürlük, yasaların izin verdiğini yapabilme hakkıdır“ derken de haksız değildi… Ama bunlardan çok daha önemli olan bir kavram var: Ahlak! Dünyanın en iyi hazırlanmış anayasaları ve yasaları bile, ahlaken çökmüş bir toplumu ayağa kaldırmaya yetmez. Çünkü toplumu asıl yöneten yasalar değil, çoğunlukla yazılı olmayan ahlak kurallarıdır. Ahlaki bir kaygısı olmayan birey, yasaların boşluklarını bulmakta ve uygulanamaz hale getirmekte de ustadır. “Kitabına uydurmak“ deyimi bunu anlatır.

Ahlak soyut bir şey değil elbette. Her çağın, her toplumun, her geleneğin kendine göre ahlaki kuralları var. Bugünün Türkiyesi’nde ahlak kavramı daha çok akçalı işlerde kullanılıyor. İnsanların hırsızlık, yolsuzluk yapıp yapmadığına bakılıyor. Aslında bu çok kaba bir ahlak anlayışı ama ne yazık ki Türkiye’de gerekli. Çünkü Türkler “ateşle imtihanı” geçmeyi başardılar ama “parayla imtihanı” geçemediler, sınıfta kaldılar. Zaten “bal tutanın parmağını yalamasının” hoş görüldüğü bir geleneksel yapıda, tüketim pompalaması ve paranın her türlü değer ölçüsünün üzerine çıkması, toplumun dengelerini bozdu. Herkes, bir şekilde “yırtmanın”, “köşeyi dönmenin”, kolay yoldan zengin oluvermenin hayalini kurar oldu. Gençlik için ise bundan başka bir amaç kalmadı. Bu manzaraya bakıp, toplumu ve gençliği suçlamak işin kolayına kaçmak olur. Önemli olan, bir toplumun nasıl bu hale geldiğini anlayabilmek. Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda dar gelirli olmak utanılacak bir şey değildi. Zaten zenginiyle, orta hallisiyle, memuruyla, işçisiyle herkes, birbirine benzeyen bir orta sınıf hayatı yaşardı. Evlerdeki eşya birbirine benzerdi. Büyüyen abinin ya da ablanın giysisini giymek, ayakkabılara pençe yaptırmak, her yere yürüyerek ya da otobüsle gidip gelmek kimse tarafından kınanmaz, hor görülmezdi. Çocuklar okudukları devlet okullarına yürüyerek giderlerdi. Bugünkü gibi uçuk okul paraları, servisler vs. yoktu. O dönemde zaten kısıtlı bir kesime ulaşan gazetelerde her gün “lüküs hayat” övgüsü yapılmazdı. Hatta fazla para harcayanlar; “Hacıağa”, “sonradan görme” gibi sıfatlar yakıştırılarak aşağılanırdı. Bütün bunlardan dolayı da insanların öncelikleri farklıydı. Gelin bir de bugüne bakın. Her gece ekranlardan pompalanan tüketim çılgınlığı, pahalı cep telefonları, arabalar, bir akşam yemeği için ortalama bir maaş kadar hesap ödenen lokantalar. Gençlik ne yapsın? Bunlardan geri kalsa “enayi” diyecekler, bu olanaklara kavuşmaya kalksa cepteki para yetmeyecek. Ücretler çok düşük ama dünyanın en pahalı benzini, otomobili, telefonu, lokantası burada. Üniversite mezunu bir genç, moda olan bir cep telefonuna ancak iki buçuk aylık çalışması karşılığında ulaşabiliyor. Otomobil, ev falan alması ise mümkün değil. Böyle bir düzende inasanların kafası hileye hurdaya, yolsuzluğa, hırsızlığa çalışmasın da neye çalışsın. Ahlaki çürümede baş suçlu, bu ülkedeki adaletsiz düzendir. Toplumu eleştirmek, ahlaki çürümeyi lanetlemek kolay ama unutmayalım ki “Aç insan, inançlarını bile yer.”