Bizde hiçbir zaman yeteri kadar değer verilmediğini düşündüğüm “deneme” türü, edebiyatla felsefe arasında ilginç bir noktada durur. Yazarın toplumla ve bireyle ilgili gözlemlerini, tahminlerini, tezlerini, geçmişe ve geleceğe bakışını, eleştirilerini çarpıcı bir yazı türüyle ortaya koyması “deneme” türüne girer. Denemenin en önemli özelliklerinden birisi, son derece kişisel olması. Kişisel olmayan; düşünen, gözleyen, hisseden bir insanın elinden çıkmayan, genel geçer görüşleri yansıtan, bir ideolojiyi, sistemi, tarih anlayışını, siyaseti savunan (ya da yeren) yazılara “deneme” sıfatı vermek mümkün değil. Deneme, bilime uygun da olabilir ama bu kesinlikle bir ön şart değildir. Bilimin ölçülebilir, tekrarlanabilir, kanıtlanabilir olma şartlarından hiçbirisi deneme yazarını bağlamaz. Yazar, hayat-ölüm-aşk-savaş-kıskançlık-nefret-intikam-rekabet vs. gibi akla gelen her konudaki gözlemlerini ve kişisel düşüncelerini, kanıtlamak zorunda kalmadan aktarabilir. Bu işi yaparken sıkça, sezgilerine yer verir. Deneme sonsuz bir özgürlük alanıdır, bilimde bu özgürlük yoktur. Deneme yazarı; çok geniş bir kültür birikimine sahip, değişik konularda bilgi ve fikir sahibi, sezgileri ve kalemi güçlü, anlatacaklarını kolayca biçimlendirebilen, meramını kısa ama özlü yazılarla anlatabilen bir insan olarak belirir kafamda. Tek konuya saplanıp kalmış biri değil, “Rönesans Aydını” sıfatının içini doldurabilecek kadar çeşitli alanları kapsayan bir kültür adamı. Deneme yalnız yazarak değil, konuşarak da oluşturulabilir.

Eski Yunan filozoflarının, M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Yunan kahramanı Akademos’un adını yüceltmek için oluşturdukları bahçede (yani Akademi’de), zeytin ağaçları arasında dolaşarak yaptıkları konuşmaların her biri, birer denemedir. Sokrates’in baldıran zehrini içtikten sonra, önce ayaklarının ağırlaşmasıyla başlayacak olan mutlak ölüm sürecinde, çevresini saran arkadaşlarına “ölümden sonra hayat”ın var olduğunu kanıtlamaya çalışması, müthiş bir denemedir. Ölüme karşı, tekrar hayatın savunulduğu bir deneme. Eskiden bize de “Tecrübe-i Kalemiyye” adıyla girmiş ama ne yazık ki dünyadaki ünlü örnekleri kadar başarılı olamamış. Bu görevi bazı gazete yazarlarının üstlenmesi bu yüzden olsa gerek. Gerçekten de gazete köşelerinde bazen “deneme” tadında yazılar yayınlanır. İspanyol düşünür Ortega y Gasset de denemelerini gazetelerde yayımlardı ve bunu “Düşüncelerini pazar yerine çıkarmak” olarak nitelendirirdi. Geriye doğru baktıkça, deneme kitapları okumuş olmamın, kafamın ve düşünce biçimimin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadığını görüyorum.

Bu noktada bir öğretmenin adını anmam şart: Yalnız beni değil, dünyadaki milyonlarca kişiyi eğiten büyük bir öğretmen bu. Adı Michel de Montaigne. 500 yıldır öğretiyor ve hiç eskimiyor. Her yıl tekrar okuduğum denemeleri, 500 yıl önce Fransa taşrasında yaşayan insanlarla, günümüzün insanları arasında, temel davranışlar bakımından hiçbir fark olmadığını göstermesi bakımından hayret verici. Önce kendi içine bakarak insanlığı tanımaya çalışma yöntemini benimsemiş olan Montaigne o kadar derin gözlemler yapmış ki, modası hiç geçmiyor, hiç eskimiyor. O dönemden bu yana kaç kral, kaç rejim, kaç devlet değişti ama onun gözlemleri ve düşünceleri tazeliğinden bir şey yitirmiyor. Üstelik etkisi sadece bununla da sınırlı değil. Her denemesinde Tacitus’tan, Çiçero’dan, Virgilius’tan, Lukianus’tan yaptığı alıntılarla bizi daha da eskilere, yani insanlık nehrinin binlerce yılın birikimine bağlıyor. Zamanı aşan böyle bir ustalık karşısında şapka çıkarmak yetmez elbette. Önünde saygıyla eğilmek gerekir.

Montaigne’den sonra deneme türünün en büyük yazarı Francis Bacon. Ama beni asıl etkileyen denemeci, Türkiye’de pek az bilinen, hatta kitabının bile bulunmadığını sandığım Alain olmuştur (Alain de Botton’la karıştırılmasın lütfen. Bu başka bir Alain). Alain de Montaigne gibi Fransız’dır ama 20. yüzyılda yaşamıştır ve bir lise öğretmenidir. Benim de lise çağlarımda bir hazine gibi keşfetmiş olduğum Alain beni o kadar deriden etkilemişti ki, ister istemez bu büyük beyni kendi hocalarımla karşılaştırıyor ve içine hafif bir gençlik küstahlığının karıştığı bir ruh hali içinde, onun gibi hocalar tarafından eğitilmeye layık olduğumuza karar veriyordum. Kendi okulum ve hocalarım bana pek yetersiz görünüyordu. Artık “düşünceye saygı” ortadan kalktığı için, deneme türü de eskiden olduğu kadar ilgi çekmiyor. Çünkü çağımız, Amerikan üniversitelerinden yayılan “faydacı düşünce” çağı. Faydadan da tek şey anlaşılıyor: Para kazanmak. Eğer bir düşünce para kazandırmaya yaramıyorsa, tamamen gereksiz bir çaba olarak görülüyor. Türk-İslâm geleneği ise düşünceye (dolayısıyla da denemeye) zaten pek önem vermez. Gazali’nin etkisi altında gelişmiş olan entelektüel hayatımız, “müminlerin inancını zayıflatacağı” gerekçesiyle bilime bile kuşkulu gözlerle bakar. Oysa büyük Aristoteles yorumcusu, Cordoba Müftüsü İbn Rüşd’ün (Batılılar Avorraes der) yolu takip edilse bugün Türk entelejansiyası bambaşka bir noktada olabilirdi. Halk kültürümüzde de düşünme eylemini öven bir tek söz yoktur ama tersi örneklere bol bol rastlanır: “Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünmek” deyiminin yanına “Düşün düşün, boktur işin”, “Karadeniz’de gemileri batmış gibi düşünmek”, “Ayağını sıcak, başını serin tutmak ve derin düşünmemek” konusundaki birçok halk sözünü koyabiliriz. Böylece insanoğlunun en soylu eylemlerinden birisi olan “düşünmek”, bu toprakların geleneğinde yararsız, gereksiz hatta tehlikeli ilan edilmiş. Böyle bir çorak toprakta “deneme” türünün gelişmesine olanak yoktu ve olamadı.

Bir kitap ve bir albüm

Siyasi gündemin yoğunluğu ve her pazar yazdığım Edebiyat Notları, çoktandır dikkatinize sunmak istediğim iki yaratıdan söz etmemi engelliyor. Bari bugün kısaca da olsa duyurayım.

1- SONRA HAYAT YENİDEN BAŞLAR

Mustafa Mutlu’nun yeni romanı. Bu güzel roman için yazdığım tanıtma yazısında şu cümlelere yer vermiştim: “Mustafa Mutlu, gündelik ve sıradan olayları anlatır gibi yazdığı bu romanın alt metninde hayatı ve ölümü yani insan soyunun iki temel gerçeğini irdeliyor. Ölümün de sıradanlaştığı bir çağın; siyasi, toplumsal sancılarını bir aile çekirdeğinde inceliyor. İşlek bir dil, akıcı bir anlatım ve harika, sıcak bir roman.”

2- MARİA FARANTOURİ TANER AKYOL’DAN SÖYLÜYOR

Berlin’de yaşayan besteci Taner Akyol, güzel bir çalışmada Maria Farantouri ile stüdyo kayıtları yaptı. Özellikle Daye Daye adlı eserin dikkat çektiği albüm, müzikal anlamda yeni denemelerin yapılmadığı, her şeyin ticari müzik çerçevesinde ele alındığı bir dönemde, rüzgara karşı yürüdüğü için de çok anlamlı.