Kalbim Avrupa Birliği üyeliğinden yana. Avrupa Konseyi’ndeki çabalarımız da bu amaca yönelik. Gel gör ki aklım kalbime uymuyor ve bu işin zor olduğunu, hem de çok zor olduğunu tekrarlayıp duruyor. Böylece tahminiyle, amacı arasında çelişki bulunan bir adam konumuna düşüyorum. Ama ne yapalım ki durum böyle. Hem ağlarım hem giderim misali; bir yandan Avrupa zeminlerinde üyelik için mücadelemizi sürdüreceğiz, bir yandan da öngörü ve kuşkularımızın doğrulanmasına tanıklık edeceğiz. Bu bakımdan önceki gün Fransız Dışişleri Bakanı Michel Barnier’nin açıklamalan beni hiç şaşırtmadı: Çünkü, Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını söyleyen bakan, Avrupa’daki güçlü bir akımı temsil ediyor. Mecliste çok sıkıştırıldığı için de böyle bir açıklama yapmak zorunda hissediyor kendisini. Fransız parlamentosunda UBP ve UMP milletvekillerinin çoğu, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkıyorlar. UMP başkanı Alain Juppe, Türkiye’nin Mağrip (Kuzey Afrika) ve Rusya’la birlikte “özel statü” kapsamında düşünülmesi gerektiğini söylüyor. “Özel statü” sözü bu köşenin okuyucuları için hiç de yabancı değildir; kaç yıldan beri tekrarlayıp duruyoruz. Almanya’da Angela Merker ve CDU da bu görüşte. Geçen yıldan beri dikkat çekmeye çalıştığımız bir başka gerçek de haziran ayında yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimleri. Ayak sesleri şimdiden duyulmaya başlanan bu seçimlerde ana tartışma konusu Türkiye olacak; her ülkedeki “ulusal güçler” ve yerleşik partiler Türkiye’ye yeşil ışık yakanları suçlu olarak ilan edecekler. Bu rüzgârın karşısında kim ne kadar dayanabilecek, göreceğiz. Ve seçimler sırasında gelecek kötü haberlerden ölüp ölüp dirileceğiz. Fransa’dan duyulan sesler bunun sadece öncüsü. Bütün bunlara rağmen haziran seçimlerinden sonra havanın değişeceğini ummak istiyorum. Çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği dışında ciddi bir alternatifi yok.