Alt kimlik, üst kimlik, orta kimlik, yan kimlik, can kimlik… Aslında yapılan şey teorik bir tartışma değil. Öyle olsa bu konudaki son kavramlar gündeme gelir ve olaylar dünya düzeyinde tartışılırdı. Ama ne yazık ki klişe düzeyinde sürüp gidiyor. Geçen gün değerli dostum Özdem Sanberk’i gördüm. “Hiç olmazsa” dedi “Illusion Identitaire kitabını okusalar.” Doğru söylüyor. Ama belirttiğim gibi, kimsenin amacı teorik bir tartışma değil. Bu tartışma vesilesiyle bir kesim; Kimliğimi kaybettim, yenisini alana kadar eskisi hükümsüzdür!” demek istiyor. Başka bir kesim de “Hayır, senin kimliğin yerli yerinde duruyor” tezini ileri sürüyor. Benim de aklıma, bizim kimliklerimizin alt ve üst diye ayrılmaktan çok altüst olduğu geliyor. Hangi kökenden gelirsek gelelim; hepimiz birbirimize benziyoruz. Türkiye’nin her bölgesindeki şehirleşme anlayışı, aynı estetik düzeysizlikle çarpık çurpuk sıvasız yapılar, demir filizleri üstünde bırakılmış katlar, kasabanın ortasından geçen kargacık burgacık bir cadde, minibüslerin, otomobillerin bir egzoz gazı cehennemine çevirdiği çirkin yapılaşmalar. Bu görünümün etnik ayrımı var mı sizce Türkiye’de? Bence yok, Karadeniz de aynı, Orta Anadolu da, Güneydoğu da. Ya kadın erkek ilişkileri. Bölgesel farklılıklar her ülkede olur ama bizim erkeklerin şiddet geleneği İstanbul’daki en aydın(!) çevrelere kadar uzanmıyor mu? Türkiye’nin göz önünde kadınları dayak yemiyor mu, öldürülmüyor mu? Futbol kültürümüzde de bir değişiklik yok. Yurt sathında aynı fanatizm, aynı şiddet, aynı çocuksu bağlanmalar, aynı biçimde kişiliğini bir futbol takımına aidiyetle açıklama gayretleri. Müziğe gelelim. Türkiye’nin her köşesinde halkı da burjuvası da aynı müziği dinlemiyor mu? Güneydoğu müziği bölgede mi daha çok dinleniyor, yoksa İstanbul’un gece kulüplerinde, havaya dolar savrulan anlı şanlı burjuva düğünlerinde ve televizyon eğlence programlarında mı? Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan herkesin ruhu birbirine karışmıştır. Kimliklerimiz altüst olmuştur. An gelir, kendimizi dünyanın en güçlü ülkesi sayarak övünürüz; an gelir, derin bir umutsuzluğa kapılıp kendimizi aşağı görerek dövünürüz. Direksiyon başında kızdığımız zaman adrenalin pompalanmasına uğrar ve birçok insanın canını tehlikeye atarak, otomobili bir dövüş aracı gibi kullanırız. Ölürüz, öldürürüz. Dükkân açılışlarına cenaze gibi boy boy çelenk göndeririz. Yere tükürürüz. Kebap da severiz, hünkarbeğendi de. Islıkla yanık havalar çalarız, ağız dolusu küfür ederiz. Sevmediğimiz insanların analarının hatırını sorarız sık sık. Hırsızı aşağılar, tecavüz sanığını şişler, katile saygı gösteririz. Kısacası biz bize benzeriz. Kimliklerimiz altüst olmuştur. Kısacası: “Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak Ve ipek bir halıya benzeyen toprak Bu cehennem, bu cennet bizim!”