“Şirin’in Düğünü” filmine müzik yapmak için Köln’e çağrılmıştım. Filmin yönetmeni Helma Sanders’le yemek yedik stüdyodan çıktıktan sonra, konuşurken söz, çağdaş anlatım biçimlerine geldi. “Benim için bugün en önemli çizgi, Marquez’den Angelapulos’a uzanan anlatım biçimi” dedim. Aşırı bir heyecanla ayağa fırladı. Yanımızda filmin editörü Margot vardı. Ona dönüp, “İşte Angelapulos” dedi, “Günlerdir sözünü edip duruyorum size. Son yılların en önemli çıkısı bu. En yeni biçim zorlaması”.
Yunanlı yönetmen Theo Angelapulos’un “Gezici Oyuncular” filmini özel bir gösteride görmüştü. O günden beri de her gördüğüne filmi anlatıyordu.
Helma Sanders yalnız değildi bu görüşünde. Batı’daki birçok yönetmen, şair, yazar, eleştirmen de paylaşıyorlardı bu kanıyı. Avrupa’ya sinematek filmi olarak çıkan “Gezici Oyuncular” kısa bir süre sonra Paris’te sinema piyasasına sıçramıştı. Fransa’da ve İngiltere’de yılın en iyi yabancı filmi seçilmişti.
FİLMİN KONUSU
Yunanistan’da 1939-40 yıllarında tanıyoruz gezici oyuncuları. Ellerinde bavulları, sırtlarında dekorlar, trenle, otobüsle, eşekle, yayan, tüm Yunanistan’ı dolaşıp, eski bir halk oyunu olan “Tasso ile Golfo’nun Aşkı”nı oynuyorlar. Tiyatro üyelerinin içinde, aşklar, kıskançlıklar, çelişkiler, ideolojik kavgalar sürüp gidiyor. Ama her gittikleri kasabada, kendi çelişkilerini aşan toplumsal sarsıntıların içine düşüyorlar. Bu gezici oyuncuların on beş yılını izliyoruz yaklaşık olarak. Yıllar geçtikçe, başlangıçta küçücük bir çocuk olan oğul büyüyor, devrimci oğullar vuruluyor, baba Almanlar tarafından kurşuna diziliyor. Ama oyuncuların macerası hep daha genel, daha büyük bir maceranın içinde veriliyor. Her gittikleri kasabada ayrı bir çalkantıyla karşılaşıyorlar. Gezici oyuncuları çevreleyen bu olaylar içinde Alman işgali, İtalyan, İngiliz, son olarak da Amerikan kültürünün girişi, partizanlar, Yunan iç savaşı, seçimler, seçimlerde boy gösteren generaller görülüyor. Yunanistan’ın en karışık döneminin on beş yılı…
YENİ BİR DİL
Angelopulos’un filminde, anlatılan konunun önemi yanında, nasıl anlattığı da çok önemli… Dünyada bu kadar geniş bir yankı uyandırmasının nedeni de yeni bir bakış ve yeni bir anlatım dili getirmiş olması…Amerikan ticari sinemasının geliştirdiği estetik biçimi tümüyle yadsıyarak yola çıkmış yönetmen. Ayrıca Avrupa burjuva sinema estetiğinin bu kadar güçlendiği bir dönemde, bu biçimin etkilerinden de sıyrılmasını bilmiş. Yepyeni bir biçim bu… Ve filmi görünce kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, yepyeni, taze, ancak Yunanistan gibi, Türkiye gibi, Kolombiya gibi ülkelerde oluşabilecek bir anlatım yolu bulmuş.
Seyirciyi etkilemek için Batı sinemasının geleneksel hilelerinden hiçbirini göremiyorsunuz filmde. Son yılların en iyi filmlerinde, örneğin Amarcord’da, Kaspar Hauser’de bile görülebilen teknik uygulamayı tamamen bir yana bırakmış Angelopulos. Açık, aydınlık, sağlam bir dili var. Sinema cambazlığına gerek görmemiş.
ANGELAPULOS’LA KONUŞMA
Atina’daki çalışma odasında görüştük Angelopulos’la. İlkin uzun uzun filmi nasıl çektiğini anlattı. Bu çekimin ilginç bir öyküsü var. Çalışmalar bütünüyle Yunanistan’da ve Yunan Cuntası zamanında yapılmış. Bu da faşizm altında nasıl çalışılabileceğine bir örnek oluşturuyor. Devrimci gençlerden oluşan bir kadro kuruyor önce, Parayı bir amatörün oğlundan buluyor.
Faşist yetkililere bir senaryo veriyor. “Tasso ile Golfo” öyküsünü gerçekten anlatan bir halk filmi senaryosu. Filmin gerçek konusu anlaşılmasın diye bir kasabada birkaç gün çalıştıktan sonra başka bir kasabaya gidiyorlar. Böylece filmde anlattıkları gezici oyunculara benziyor çalışmaları… Her girdikleri kasabada yetkilileri görüp, “Agamemnon öyküsünü anlatacağız, atalarımızın kahramanlığını canlandıracağız” diyor Angelopulos. Faşist yönetim her türlü yardımı yapıyor filme. Öyle ki bazı kasabalarda savcılar, kaymakamlar, polis müdürleri de bu milliyetçi filmde oynamak istiyorlar. Faşist rolü oynatıyor onlara.
Kimi zaman topluluk üyelerinden biri ikisi tutuklanıyor, film geri kalıyor.
“Politeknik olayları sırasında grup birden dağıldı” diye anlatıyor Theo Angelopulos. “Ancak 74’’ün ocağında tekrar buluşabildik. Zordu ama, bütün baskıya karşın bu filmi yapmanın gereğine inanmıştık hepimiz.”
Angelopulos’a film hakkında düşündüklerimi, Helma Sanders’in ve konuştuğum diğer Avrupalı sanatçıların filmi yeni bir çıkış olarak nitelediklerini anlattım.
“Önce şunu belirteyim ki” dedi, “Kendimi büyük bir sanatçı olarak görmüyorum. Ama şimdiye kadar konuşulandan ayrı bir dil bulmaya çalıştım. Ve bu dili buldum sanıyorum. Büyük bir söz olacak ama, gerçeğe yaklaşmada yeni bir dil aradım. Filmin anlatımını epik biçime göre kurmadım. Yani başlangıçta epik olsun diye bir çabam yoktu. Benim için önemli olan biçimin epik olması değil, filmin bütününün epik bir yoruma ulaşması. Brecht tiyatrosundaki şarkılar yerine rolünden dışarı çıkıp seyirciye hikâyeyi anlatan oyuncular kullandım. “Filmin bütünün- de ince bir biçimde Yunan solu eleştirilmişti bana göre. Bu konuda ne düşündüğünü sordum Angelopulos’a.
“Aslında solun eleştirisine girmek istemedim” dedi. “Eğer niyetim bu olsaydı çarpışan devrimcileri değil, sol yöneticileri gösterirdim. Ben başarılamamış bir devrimi anlattım. Devrimci kavga üç kişide merkezlesti filmde. Bunlardan birisi idam edildi, birisi silahı bırakacağına dair kâğıt imzaladı, üçüncüsü de delirdi. Ben istemesem bile, bu üçünün durumu düşünüldüğünde eleştiri çıkmış oluyor.”
Gençliğinde Paris’te Idec sinema okulunda okumuş Angelopulos. Profesörle anlaşamıyormuş. Sonunda okuldan atılmış. “Bize burada dahi rolü oynama, Git Yunanistan’da yap ne yapacaksan” demişler. Angelapulos da Yunanistan’a gelip ne yapabileceğini göstermeye çalışmış ve göstermiş de…
İSVEÇ MEKTUBU / ÖMER LİVANELİ
