Zülfü Livaneli

Anadolu’nun bir ritmi var. İnsanı, toprağı, suları, rüzgârı, ekinlerin, ağaçların ve çocukların büyüyüşü ile ilgili bir ritim bu. Çoğu kimsenin çoğu kez farkına varmadığı içimizde, yüreğimizdeki bam telinin seslerini vurduğu için günün çığlıkları arasında kaybolan bir ritim. Bu yüzden belki varlığına da tartışanlar çıkar. Gizemli bir olaydan mı söz açıyorum? Değil. Açık deniz kıyısında oturanlar, denizin vuruşlarını bir süre sonra işitmez olurlar. Bizim açık denizimizdir Anadolu. Vuruşlarını yüzyıllardır dinliyoruz. Zülfü Livaneli’nin uzunçalar plağı Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’ bana yeniden bu kıyıları, bu denizi getirdi. Çoğu kez şu ‘saz’ dediğimiz çalgıya gerçek bir müzik aracı gibi bakmayız. İçli dışlı olsak bile. Sanki belirli durumlarda dinlenebilirmiş, sanki yanında güçlü sözler olmazsa işe yaramazmış gibi. Çağdaş bir çalgı gibi değil bir folklor ögesi gibi bakarız ona. Olanakları sınırlı diye düşünürüz. Livaneli, sazın bir çalgı olarak ne denli güçlü ve çağdaş kılınabileceğini gösteriyor. Doğrusu ben, bizim kimi müzisyenlerden de kuşkuluyum. Geçmiş yıllarda Avrupa’da bir icracımızı tanımıştım. Günde en az on saat çalışıyor, bestecilerden J.S. Bach’ı yazarlardan Barbara Cartland’ı, şairlerden Orhan Veli’yi, artistlerden de menekşe gözlü Elizabeth Taylor’u beğeniyordu. Niçin bir Türk sanatçısıydı ve çağında neyin tanığıydı bilmiyorum. Yaşamda ve toplumda olup biten hiçbir şeyle ilgili değildi. Repetition’lar, turneler, konserler, elçilik resepsiyonları ve Ankara dedikoduları arasında geçip gidiyordu yaşamı.

Zülfü Livaneli’yi yıllar önce tanıdım. Hem de müzikle ilgili olarak değil. Zor günler geliyordu. Bırakın sanatı, azıcık düşünen kimseye yaşama hakkı tanımak istemeyen zorba ve kanlı günler. O günlerin görüntüleri arasında, sesini ilk kez dinlediğim Zülfü’nün ağıtları, onun ve Erdoğan Alkan’ın tanıttığı halk ozanlarının yanık yüzleri var. Çok genç, temiz yüzlü, efendi bir çocuktu. Bir müzisyenden çok, düzenli, tertipli bir öğrenciyi andırıyordu.

Sonra uzun ‘gurbet’ yılları başladı. Sürgün de diyebilirsiniz buna. Ama çalışmalarını hep izledim. Filmlere yaptığı müziği, İsveç, Belçika, Almanya, Norveç TV ve radyolarındaki programları, tiyatro müziği çalışmalarını.

1974’te İşveç’te yapılan uzunçalar plağını bana yolladı. Sürüp giden baskılar arasında o plaktaki ses çok kişinin direnç ve umutlarını bilemiştir. ‘Şirin’in Düğünü’, ‘Otobüs’ gibi filmlere, Yaşar Kemal’in Göteborg’da sahneye konan ‘Teneke’sine yaptığı müzikler ve plağı ona Avrupa’nın ilerici çevrelerinde haklı bir ün kazandırdı. Ülkemizin, insanlarımızın demokratik mücadelesinin daha iyi tanınmasına yardımcı oldu.

Ama hep düşünüyordum. Bu müzik nereye kadar gidebilir? Daha doğrusu, aralarında başta Ruhi Su usta olmak üzere Timur’un, Rahmi’nin bazan üstü kapalı, bazan açıkça söyledikleri gibi türkülerin salt ajitasyon yönüne dikkat eden heyecanlı dinleyici kitlelerinin verdikleri yön, sanatçılarımızı, iyiyle kötüyü, kaliteliyle kalite sizi, şarlatanla sanatçıyı aynı, düzeyde gören bir ilkelliğe zorlamıyor muydu? Burada yapılması gereken neydi?

Biraz da bu sorulara cevaplar aramak için konuştum Zülfü ile. Plağı, hiçbir duyurusu yapılmadığı halde inanılmaz taleplerle karşılaşıyordu Anadolu’dan. Plak ortaklığının bürosunda, çok iyi bir sette, o güzel ve çeşitli tonlarla derinleşen müziğini dinleyip konuştuk.

Sorularıma bir yana bırakıyorum. Livaneli’nin bir müzisyen olarak, işini daha geliştirmek, çağdaş müziğimize yeni bir dil bulmak amacıyla düşündüklerini özetle vereceğim:

“Saz çalmayı kendi kendime öğrendim. Dokuz yaşındayken. Yıllarca, çevremde saz bilenlerin çaldığı gibi çalıp durdum. Notaları deşifre etmesini öğrendim ama ayrıca bir müzik eğitiminden geçmedim. Birkaç yıl önce, çaldığım sazın düzeni dikkatimi çekti. Bu düzen, radyolardan da bildiğimiz sol-re-la düzenidir. Oysa bizim geleneğimizde bir başka düzen daha var. Bağlama düzeni. Hani Veysel’in çaldığı sazın düzeni. Bu düzen çok daha zengindi. Armoni olanakları vardı. Her üç telde değişik sesler çıkarmak zorundaydınız. Bunu benimsedim. Önce zor oldu. Bir süre hiç çalamadım, sonra alıştım. Yakın süreye kadar dışa dönük hiçbir çalışma yapmadım. Konser vs. demek istiyorum. İsveç’teki uzunçalardan önce bir iki konser o kadar. Ülkemde iken bir plak şirketi ilgilenmişti. Ama bir sonuç çıkmadı. Sonra 12 Mart gelip çattı. Yurt dışına gitmek zorunda kaldım. Yaptığım müzik yabancı ülkelerde önce bir “halk müziği” olması yönünden dikkati çekti. Öbür yandan bu karanlık yılların baskı ve terörünü, ülkedeki demokratik direnişin halk kitlelerindeki yankılarını vermesi, bu dikkati daha da arttırdı. Radyo ve TV’lerdeki programların yanısıra benden gerçekçi filimler için müzik istendi. “Otobüs” te Kırım melodilerinden esinlenen bir müzik kullandım. Şirin’in Düğünü’ne, İsveç TV’si için Karabuda’ların Yaşar Kemal’den uyarladıkları Beyaz Pantolon ve Sen Babamı Tanımazsın’a, Teneke oyununa müzik yaptım. Bütün bu çalışmalarda başka çalgıların eşliğinde saz kullandım. Saz, bugün o duruma getirilmiştir ki, bir fotoğrafta saz çalan bir kimse görseniz, kulaklarınızda o görüntüye uygun belli bir müzik canlanır. Alışılmış, kabul ettirilmiş, kalıplanmış bir müziktir bu. Bizim bu ulusal çalgımız uzun süre adeta bilerek yoksullaştırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bir tarikat çalgısı sayılan bu enstrümana gerici bir araç gözüyle bakılmış, hatta yer yer saz kırma olayları görülmüştür. Sonra, o radyolarda dinlediğiniz “Sarısözen” üslubu bulunarak “zararsız” bir saz çalma yöntemi sürdürülmüştür. Bugün ise elektrosazla başka bir değiştirime gidilmektedir. Oysa elektrosazın sazla, görünüşü dışında bir ilgisi yoktur. Buna karşılık asıl saz düzeni göz önüne alındığında akorların ancak üç telle tamamlandığını, bir kontrpuanın mümkün olduğunu görebiliyoruz. Bu yüzden bu son plağımda üç sazı bir arada denedim: Cura, Bağlama, Meydan sazı. Yoksullaştırılan bu çalgıyı yeniden çok sesliliğe yakın biçimde kullanabilmek. Ama işin henüz başlangıcında olduğumuzu da biliyorum.

Kaldı ki kullandığım çalgı sadece saz değil. Çünkü bir çalgının, bir açıdan bakıldığında milliyeti yoktur. And dağlarında çalınan bir flütü işinize yarıyorsa Türkiye’de kullanabilirsiniz. Önemli olan o çalgının, kullanıldığı müziğin iç yasalarına uyabilmesidir. Halkımızın gereğince yararlanılmayan birçok ilginç çalgısı vardır. Bunların bir arada kullanılmaları da halkımıza yabancı değildir. Hepsinin karşılıkları vardır. Birbirlerini tamamlar kimi çalgılar. Örneğin kabak kemani saz, sipsi çift kaval, çift davul- çift zurna gibi. Çift davul çift zurna özellikle ajitasyon amacıyla kullanılan müziğin önemli çalgılarıdır.

Yaptığımız iş, her şeyden önce bir müzik olayıdır. Mesajın iyi iletilebilmesi için müziğin yetkin olması şarttır. Batıda, henüz sazını akort etmesini bile bilmeyen kimselerin protest şarkıları söylemeye kalktıklarını gördüm. Oysa bizim geçmiş büyük halk ozanlarımız, örneğin Pir Sultan Abdal ya da Dadaloğlu gerek söz gerekse müziklerinde büyük incelikler taşırlardı. Sözle müziğin gerçek bir uyum içinde olmaları gerekir. Sözü müzikle söylemek ya da müziğe söz uydurmak bir değer ifade etmiyor. Müziğimize yetkin ve etkili bir dil bulmak zorundayız. Öbür yandan modern Türk şiiriyle çağdaş müziğin buluşturulması da büyük önem taşıyor. Bugün, bu yolda çalı- şan arkadaşların ilgi görmesi nedensiz değildir.

“Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” uzunçalar plağı gerçekten büyük ilgi gördü. Bundan sonra yeni bir çalışmaya gireceğim: “Pir Sultan & Nazım”. Bu iki ozan mücadeleleri ile yaşamlarını özdeşleştirmişlerdir. Örneğin Pir Sultan “Çıkarım bakarım kale başına Bir ben mi düşmüşüm can telâşına…” derken Nazım “Bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar…” diye başlayan şiiriyle aynı dili kullanıyordu. Bu çalışmamda daha boyutlu bir müziğe ulaşmayı, kendi müzik dilimizin mantığı içinde çoksesliliğe yaklaşmayı amaçlıyorum.

Yabancı ülkelerde yaşadığım yıllarda kendi halkımıza, kendi insanımıza bağlılığımı asla yitirmemeye çalıştım. Müziğimi dinleyen bir arkadaşım “bu, Türkiye’nin tarihi” dedi. Tarihi değil belki ama geleceği ile ilgili. Tarihimizde Horasan aydınlanması denen olay, Pir Sultan, Baba Ishak, Şeyh Bedrettin, Dadaloğlu’ndan geçerek 1960 sonrası bilinçlenmesine bağlanıyor. Yaptığım işi “tarikat” olayından kesinlikle ayırmak gerek. Önemli olan Alevi müziğinde yer alan sınıfsal özü ele geçirmektir. Bu öz nerede ise oraya yönelmemiz doğaldır. Nitekim Şili, İspanyol, Yunan halk müziği çalışmaları arasında Nazım Hikmet mutlaka yer alıyor. Bu müzisyenler, Nazım’ın sözleri ile kendi direnen halk müziklerinden çıkan çağdaş bir müzik formu arasında mükemmel bir uyum bulmuşlar. Hiç kuşkusuz aklın yolu birdir…”

ONAT KUTLAR, Ekim 1976