Antalya'da bayram değil, fırtına da vurdu. Açık denizden gelip sahildeki evlerin ve otellerin camlarında patlayan fırtına neredeyse tropik bir tayfun gibi sarstı kenti.
Ama Antalya bu.
Ertesi gün hava aydınlanıverdi birden.
Sahil yolunda, parkta insanlar bayram gezmelerine çıkmışlardı. Yavuklular birbirine sarılmış, kimi gençlerin elinde Akdeniz ülkelerinin vazgeçilmez eğlencesi olan çekirdekler.
Japon estamplarını hatırlatan Beydağları'nın nefes kesici gölgeleri altında bir Akdeniz cenneti.
Sahilde yürüyüş yaparken bir çift yaklaşıyor yanı-ma. Bayramlaşıyoruz. Emekli bir polis memuruy-muş. Emekli ama gözleri pırıl pırıl, canlı, neşeli.
Konyaaltı'nda müthiş bir alışveriş merkezi yapıl-mış. Akmerkez'i aratmıyor. Daha önce Mustafa Taviloğlu'dan ve Hıncal'dan duyduğum olağanüstü Mudo mağazası da orada.
Mustafa Taviloğlu, hafta sonları büyük Karadeniz tekneleriyle balığa çıkan, reislerin ve cümle alemin dostu, rind bir adam. Renkli mi renkli bir kişiliği var. "Patron yeşil bir taş buldum. Mutlaka gelip görmelisin" diye uzaklardan mektup yazan Aleksi Zorba gibi, Taviloğlu'nun tutkusu da kriz falan demeden mağazalar açmak, dünyada gördüğü bütün yenilikleri Türkiye'ye taşı-mak. Para kazanmaktan çok daha ötede bir uğraş bu. Bir aşk hali!
Antalya'daki mağaza da harika olmuş doğrusu.
Çarşının ortasında geleneksel bir kahve var. Orada çalışan gençler bir salep ikram etmek istiyorlar. Gelen gidenle sohbet ediyo-ruz. İstanbul'da üniversite bitirmiş bir delikanlı, o çar-şının yemekhanesinde çalışıyormuş. Belli ki işsizlik diz boyu olduğu gibi, çalışanlar da çok düşük maaş alıyor.
dışında alışveriş çok düşük.
Bir taksi şoförü, hanımların Migros'a gitmesini şöyle açıkladı: "Tabii Migros'tan almanın bir şerefi var. Mahallede o torbayı taşımak istiyorlar. Daha pahalı olsa bile şerefi var."
Hiç böyle düşünmemiştim doğrusu.
Üst katta Shakespeare adında bir bistro var. Sempatik mi sempatik bir yer. Orada Murat adlı bir genç "Dün doğum günüm-dü!" diyor. "Hanım bir tepsi revani yaptı. Bu da son parçası, sizin için. Ama ne yazık ki bu anıyı kendimle götüreceğim. Belki de doğum günü revanimden sizin de tattığınıza kimse inanmayacak."
İşte ilan ediyorum; Murat bu anıyı kendisiyle götürmeyecek. Revani de pek nefisti doğrusu.
Antalya'yı vuran sadece sel ve fırtına değil; daha büyük bir dert var ortada.
Antalya bomboş.
Dünyanın en güzel doğası ve en güzel tesisleri sinek avlıyor. Neredeyse benim evim sayılan ve kitaplarımı yazdığım Falez Otel, tarihinin en boş bayramını geçiriyor. Diğer oteller de öyle.
Artık iyice ortaya çıktı ki casino'ların kapanması yabancı turisti kaçırttı ve bu kurumların belini büktü.
Madem bazı casino'lar çığrından çıkmıştı, kara paranın mekânı haline gelmişti, devlet sıkı önlemler alıp buraları düzeltmeliydi.
Birkaç kumarhanede rezaletler işlendi diye koskoca Akdeniz'i ve bu dev tesisleri cezalandırmanın alemi yok.
Bence hükümet bir an önce bu kararı gözden geçirmeli. Çünkü Antalya'nın bekleyecek hali kalmamış artık. Turizm tesisleri göz göre göre gidiyor.
