O günlerde Robert Bresson'un "Bir Taşra Papazının Güncesi" adlı filmini seyrettim. Bresson, sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biriydi. Filmlerinde, oyuncuların mimiklerini, jestlerini, duygularını, hatta seslerini bile kullanmazdı. Onlara sadece metni okutur, en basit hareketleri yaptırırdı. Böylece seyirci, oyuncunun kişiliğini değil, anlatılan olayın özünü görürdü. Bresson'a göre sinema, tiyatro gibi bir gösteri sanatı değil, bir yazı sanatıydı. Tıpkı bir yazarın kelimeleri kullanması gibi, yönetmen de görüntüleri kullanırdı.

Bresson'un bu filmi, bir papazın güncesi biçiminde anlatılıyordu. Genç bir papaz, küçük bir taşra kasabasına atanır. Kasabanın insanları, özellikle de zenginleri, papazı dışlar. Papaz, yalnızlık içinde, hastalığıyla boğuşarak, inancını sorgulayarak yaşar. Sonunda ölür. Film, papazın güncesinden okunan cümlelerle biter: "Her şey lütuftur."

Bresson'un filmini seyrederken, aklıma Çetin Altan'ın "Bir Taşra Papazının Güncesi" adlı romanı geldi. Sonra anımsadım ki, bu romanın adı, Bresson'un filminden esinlenerek konulmuştu. Çetin Altan, Bresson'un filmini çok severdi.

Belki de bu yüzden, Çetin Altan'ın romanı da, Bresson'un filmi gibi, bir tür içe kapanma, yalnızlık, sorgulama ve inanç temalarını işler. Ama Çetin Altan'ın romanı, Bresson'un filminden çok daha farklıdır. Bresson'un filmi, bir tür mistik bir hava taşırken, Çetin Altan'ın romanı, daha çok toplumsal eleştiri, siyasi hiciv ve ironi içerir.

Bresson'un filmi, bir papazın iç dünyasına odaklanırken, Çetin Altan'ın romanı, bir yazarın, bir aydının, bir entelektüelin iç dünyasına odaklanır. Yazar, bir taşra kasabasına sürgün edilmiş, orada yalnızlık içinde, geçmişini, bugününü, geleceğini sorgular.

Ve bu iki eserin ruhunu, mistisizm ile ironiyi, inanç ile şüpheyi karşılaştırmak için bir kez daha anımsıyorum.

***

Uzakdoğu'da Budist rahipler, bir tür meditasyon yaparken, zihinlerini boşaltmak için, bir "koan" kullanırlar. Koan, bir tür bilmece, bir paradoks, bir mantık dışı ifade biçimidir. Örneğin, "Tek elin sesi nedir?" gibi. Koan'ın amacı, zihni mantık dışına çıkararak, aydınlanmaya ulaşmaktır.

Bresson'un filmi ile Çetin Altan'ın romanı arasındaki ilişki de, bir tür koan gibidir. İki eser de, yalnızlık, sorgulama, inanç temalarını işler. Ama birisi mistik bir hava taşırken, diğeri ironik bir hava taşır. Birisi, bir papazın iç dünyasına odaklanırken, diğeri, bir yazarın iç dünyasına odaklanır.

Bu durum, benim için, bir tür koan gibidir. İki farklı eser, aynı temaları işlerken, farklı yollar izler. Bu durum, bana, hayatın paradokslarını, çelişkilerini, zıtlıklarını anımsatır.

Dünya düzeni, tarihin en karmaşık, en çelişkili, en paradoksal dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yandan küreselleşme, insanları birbirine yaklaştırırken, diğer yandan milliyetçilik, ırkçılık, dincilik gibi akımlar, insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Bir yandan teknoloji, insanlara sınırsız imkanlar sunarken, diğer yandan yoksulluk, açlık, savaşlar, insanları felakete sürüklüyor.

Bu karmaşık ve çelişkili dünyada, insan, bir tür koan içinde yaşıyor. Bir yandan özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi değerler yüceltilirken, diğer yandan baskı, zulüm, işkence, savaşlar, insanları yok ediyor.

Bu çelişkiler içinde, insan, bir tür koan içinde yaşıyor. Bu durum, bana, Çetin Altan'ın şiirlerini anımsatıyor. Çetin Altan, şiirlerinde, hayatın paradokslarını, çelişkilerini, zıtlıklarını, ironisini, mizahını, hüznünü, umudunu, umutsuzluğunu, inancını, şüphelerini, kısacası, insanlık durumunu, en çarpıcı biçimde dile getirir.

Bence, bu karmaşık ve çelişkili dünyada, en iyisi, Çetin Altan'ın şiirlerini okumaktır. Onun şiirleri, bize, hayatın paradokslarını, çelişkilerini, zıtlıklarını anlamak için, bir tür anahtar sunar. Onun şiirleri, bize, bu karmaşık dünyada, insanlık durumunu anlamak için,