(Dün 21. sayfamızda yayımlanan bu sütundaki yazının devamı.) Köyde kapkaç yoktur. Köy meydanında kimse kimsenin torbasını, filesini çalıp kaçmaz. Bunlar şehirde olur. Köyde tinerci yoktur. Buna da şehirde rastlanır. Köyde sokaktan geçen kıza sarkıntılık edilemez. Bu da bir şehir âdetidir. Listeyi böyle istediğiniz kadar uzatın gitsin. Ve en sonuna şunu yerleştirin:Köyde böyle kurban kesilmez. İnek, manda, hatta deve gibi koskoca hayvanlar boyunlarından bıçaklanarak, kaçmasın diye ayakları kırılarak, binbir zulüm içinde katledilmez, ortalık kan gölüne dönmez. Bu bir şehir vahşetidir. Köyde bu işi, bilenler yapar.
Bu yazıyla bir köy yüceltmesi yapıyor değilim, köyde de bir sürü kötülük vardır ama yıllardır söylediğim gibi, köylüyle şehirdeki lumpeni birbirinden ayırmak gerekir. Köylünün gelenekleri, değerleri, birbirini denetleyen bir toplum düzeni, ahlak sistemi ve hiyerarşisi vardır. Bizim son yıllarda yaşadığımız toplumsal sarsıntı; kente göçmüş, lumpenleşmiş, yani bütün değerlerinden kopmuş ve yeni değerler sistemi oluşturamamış olanların yarattığı dehşettir. Arabesk müzik nasıl ne köylü ne kentliyse; bu kitlenin hayat tarzı, politik duruşu da aynen böyle iki cami arasında namazdır.
Bizim demokrasimiz artık bir varoş-lumpen demokrasisidir. Televizyonlarımız da öyledir, futbolumuz da. Mimarimiz, şehirciliğimiz, insan ilişkilerimiz, siyasetimiz, boşlukta sallanan ve sayıları aşağı yukarı 40 milyon olarak tahmin edilen kitlenin tahakkümüne girmiştir. İşte bazı çevrelerin “halk halk“ diye yücelttiği şey budur.
Peki bütün bunlar, elit denilen kesimi haklı çıkarır mı? Onlar daha mı düzgün, daha mı gelişmiş, daha mı demokrat? Hayır! Kesinlikle değil. Beni okuyanlar on beş yıl önce bile “Bu ülkenin eliti yok!“ diye yazılar yazdığımı bilir. Elit düzgün olsaydı, zaten bütün bunlar başımıza gelmezdi.
Madem ki boşlukta sallanan ve değerlerinden kopmuş bir kitleyi halk yerine koyup, baş tacı ediyorsunuz o zaman tutarlı olmak için, kurban vahşetine de tepki göstermeyeceksiniz. Sıvasız ve tepesinden demir filizler çıkan binaları Yeni Türk Mimarisi olarak kabul edeceksiniz. Lağım kokularından rahatsız olmayıp, mis gibi diyerek yücelteceksiniz. Kulağınıza tornavida sokulur gibi seslerle yapılan müziği, Itri’nin torunlarına uygun göreceksiniz. Türkçenin hırgh, hurgh gibi seslerle konuşulmasında ayrı bir zarafet bulacaksınız.
Artık bu “yenileşme“ çabaları karşısında, muhafazakâr kaldığımı hissediyorum. Çünkü lumpenlerin çarpık modernleşmesine karşı ben; Dede Efendi’yi, Itri’yi, Mimar Sinan’ı, Şevki Bey’i, Âşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Anadolu geleneklerini, toplumları bir arada yaşatan geleneksel terbiyeyi savunuyorum. En azından bunları özlüyorum. Modernleşmeyi de bu köklerden hareket etme şartına bağlamak istiyorum. Köksüzlük beni rahatsız ediyor. Demek ki AKP tarzı modernleşme tezi karşısında, ben bir muhafazakârım.(22.12. 2007)
