”AB”nin Türkiye’yi Fransa, İngiltere, Almanya gibi tam olarak kucaklaması size gerçekçi geliyor mu? Hayır! Peki kırk yıllık nişanlılık dönemine, bunca çabaya, Avrupa’da yaşayan milyonlarca insanımıza ve Gümrük Birliği’ne rağmen Avrupa, Türkiye ile ilişkilerini tamamen kesip kopartabilir mi? Hayır! İşte bu iki hayır arasındaki ortak çizgi AB serüvenimizin nirengi noktasını oluşturuyor. Bu özel noktada buluşacağız.” Bu satırları 12 Temmuz 2003 tarihli yazımdan aldım. Yıllardır dile getirdiğim gibi Avrupa kamuoyu bizi içi rahat olarak, sevgiyle, saygıyla, kamuoyunun desteğiyle içine alamıyor. Kapıyı tam olarak açması da mümkün değil kapaması da. Çarşamba günü yayımlanan ilerleme raporu bizi tam da yukarıda bahsettiğim özel noktaya getirdi. İlerleme raporunun genel olarak olumlu olacağı tahmin ediliyordu. Beklenildiği gibi, AB Komisyonu Türkiye ile müzakerelerin başlamasını tavsiye etti. Ancak raporda 2002 Kopenhag zirvesinde yer alan, müzakerelerin “gecikmeksizin” başlaması ibaresi yer almıyor. AB Komisyonu’nun başta Fransa olmak üzere bazı üye ülkelerin olumsuz tutumlarını göz önünde bulundurarak takvime yönelik bir işaret vermekten kaçındığı ortada. Raporda ayrıca Türkiye ile müzakere sürecinin askıya alınabileceği, müzakerelerin başlamasının üyelik garantisi anlamına gelmediği belirtiliyor. Türkiye’de demokrasi ilkelerinin, insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesi durumunda, müzakerelerin askıya alınabileceği ifade ediliyor. İşgücünün serbest dolaşımını engelleyici kalıcı önlemler alınabileceği de dile getiriliyor. Bütün bunlar AB Komisyonu’nun Türkiye için yeni üye olan diğer ülkelerle uygulanandan farklı bir süreç öngördüğünü gösteriyor ve de müzakere sürecinde Türkiye’nin karşılaşacağı zorluklara dair ipuçları veriyor. Ben her zaman Türkiye’nin AB üyeliğinden yana oldum ve bu konuda epey çalıştım, çalışmaya da devam ediyorum. Ama toz pembe hayallere kapılmamıza da karşıyım. Özel statü, imtiyazlı ortaklık ihtimallerini, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa ülkelerinde referanduma sunulması olasılığını sık sık dile getirdim. Ayrıca Avrupa Birliği’nin yapısının değiştiğini de vurguladım. Çok vitesli bir Avrupa konusunda çoktan karar verilmiş ve bu fikir uygulamaya konulmuş durumda. Eğer Türkiye müzakere sürecinde kendisinden talep edilenleri yerine getirebilirse çok vitesli bir Avrupa’nın en dış halkasında yer alacak. Değişik bölgelerden oluşan bir Avrupa’nın en dış halkasında yer almak -her ne kadar biz kabul etmek istemesek de- bal gibi özel statü. Hepimiz biliyoruz ki tarih almak AB üyesi olmak anlamına gelmiyor. AB konusunda gerçekçi olmayan bir tutum benimsememiz, büyük umutlara kapılmamız gereksiz. Elbette Komisyon raporu önemli bir adım. Bundan sonraki hedef 17 Aralık’ta yapılacak AB zirvesinde müzakere tarihinin alınmasıdır. Ancak Türkiye müzakere tarihini alsa bile, AB’ye üyelik sürecinin geri döndürülebilir olduğunu da aklımızdan hiç çıkarmayalım.
