Hasankeyf’te kalenin başında durdum; Dicle’nin boz bulanık sularına, yıkık köprünün ayaklarına, tarumar olmuş saraylara, hanlara, mezarlara baktım. AB ile müzakerelerimiz başlıyor diye düşündüm. Brüksel’le Hasankeyf’i aynı uygarlık çizgisinde görmeye çalıştım. Kolay olmadı doğrusu, pek göremedim. Brüksel’le Hasankeyf’i, Roma’yla Midyat’ı, Londra’yla Mardin’i, Berlin’le Kızıltepe’yi bağdaştıramadım kafamda. Ve Avrupa Birliği’nin niçin buralara gelmek istediğini sordum kendi kendime. Acaba gelmek istiyor mu; ondan da emin değilim diye düşündüm sonra. Uzun, ince ve dikenli bir müzakere sürecinin bizi nerelere sürükleyeceği belli değildi. Dicle’nin ortasındaki yıkık köprü gözüme soru işareti gibi görünmeye başladı. Dev bir soru işareti. Avrupa (eğer gelirse) enerji kaynaklarına yakın olmak için mi gelecekti buralara? 2020 yılında dünya petrol rezervinin yüzde 90’inin Ortadoğu’da olacağı hesaplanıyordu. Dağ sana gelmezse sen dağa git demişler: ABD, Okyanus aşırı ülkesinden kalktı Afganistan’a, Özbekistan’a, Kırgızistan’a, Irak’a ve Kafkasya’ya yerleşti. Bir daha çıkmamak üzere. Yani bir Asya ve Ortadoğu devleti oldu. Çünkü dünyada petrol tükeniyor ve bu maddeye bağımlı olan endüstri, henüz değişime hazır değil. AB de bu konuda bir şeyler düşünüyor olmalı. Hasankeyf’in gün görmüş kayalarının bunlardan haberi yok, mahzun Dicle suyunun da, boynu bükük köprünün de. Ama dünyanın bazı merkezlerinde masalara serilmiş haritaların üzerinde kırmızı kalemle işaretleniyor buraları. İşte Hasankeyf’te bunları düşündüm. Sonra nedense birden aklıma Kayser Wilhelm ve Enver Faşa geldi. Berlin’in Enver Paşa’ya gösterdiği büyük itibarı hatırladım. Hani Almanya’da yeni sigara markaları çıkarıp üstüne Enver’in resmini koymuşlardı. Hani artık Osmanlı değil de, Enverland diyorlardı bu ülkeye. Hani Kayser, Enver Paşa’ya elli bin altın göndermişti. Enver Paşa’nın Sadrazam Sait Halim Paşa’dan bile gizlediği bir kararla, Odessa’yı bombalama emrini vermiş olmasının bu itibarla bir ilgisi var mıydı acaba? O günlerde, bir imparatorluk kaybetmek üzere olduğumuzu kimse bilmiyordu henüz. Yöneticiler de bilmiyordu, iyi niyetli vatanseverlerdi hepsi ama yapılan hesapların farkına varamadılar. Ve Almanlar, Çanakkale’de dehasını gözleriyle gördükleri Mustafa Kemal’e hiçbir zaman itibar etmediler. Neden acaba? Hasankeyf’in o zaman da boynu büküktü, bugün de bükük. Bakalım yirmi yıl sonra Hasankeyf’in keyfi nasıl olacak?
