Cep telefonları insanı her yerde buluyor ya, bu kez de Atina’da, Megaron denilen müzik tapınağının fuayesinde buldu beni. (Laf aramızda; Umberto Eco, bu icadın sadece mafya üyeleriyle gizli âşıkların işine yaradığını söylüyor.) Mikis Theodorakis ve Georges Dalaras’la birlikte fuayede oturuyor ve biraz sonra başlayacak olan konseri konuşuyorduk. Arayan CNN Türk televizyonundan değerli gazeteci Barçın Yinanç’tı. Arthur Miller’in öldüğünü bildiriyor ve bu konudaki düşüncelerimi soruyordu. Şaşırdım elbette! Miller’in ölüm haberini alır almaz aklıma bir anda üşüşen düşünceler şunlardı:

20. yüzyılın büyük isimleri birbiri ardına gidiyor.

Bu kuşağa McCarthy döneminin vurduğu damga hayatları boyu silinmedi. Miller, bu dönemden alnının akıyla ve “Cadı Kazanı” gibi büyük bir eserle çıkmayı başaran ender isimlerdendi.

Gençlik arkadaşları ve Actor’s Studio’nun kurucuları olan Arthur Miller, Lee Strasberg ve Elia Kazan birbirlerine küs öldüler.

Elia Kazan Miller’dan bahsederken “kibirli bir adam derdi.

Arthur Miller’in en başarılı eseri, amcasının hayatını anlattığı “Satıcının Ölümü”ydü.

Yazarın hayatına damga vuran ikinci önemli olay da Marilyn Monroe ile evlenmesiydi. Elia Kazan bu yüzden onu hiç bağışlamadı ve Miller’ı eski sevgilisinin ölümünden sorumlu tuttu.

Marilyn Monroe daha önce Elia Kazan ile birlikte yaşıyormuş. Miller’la Monroe’yu da Elia Kazan tanıştırmış. Monroe’nun çok iyi yürekli, basit, taşralı harika bir kız olduğunu anlatırdı. Arthur Miller ile Lee Starsberg’in bu tatlı kızı küçümsediğini, entelektüel olmamakla suçladıklarını ve kişiliğini parçaladıklarını söylerdi.

Arthur Miller’ı Yaşar Kemal tanıştırmıştı. Beyti lokantasında yemek yemiştik. Daha sonra Cengiz Aytmatov’un düzenlediği Issık Göl toplantılarında biraraya geldik. Yanında ikinci eşi Inge Morath vardı. Harika bir kadındı ve herkesin gönlünü kazanmıştı.

Issık Göl Vakfı kurucularından James Baldwin, Peter Ustinov ve Arthur Miller öldü. Tanrı kalanlara ömür versin.

İşte Megaron’un fuayesinde bir anda aklıma gelenler bunlardı.