Alsace bölgesinin hüzünlü şehri Strasbourg yağmur altında, karanlık ve soğuk. Fransa ile Almanya arasına sıkışmış olan kent, ıssız sokakları, evlere kapanmış insanları ve yaşam biçimiyle Almanya’ya daha yakın. Ama bu hüzünlü şehir Avrupa etkinlikleriyle canlanıyor, kozmopolit bir karaktere bürünüyor. Avrupa Konseyi Meclisi de burada toplanıyor. Çok ilginç ve önemli bir kurum burası. Kırk dört ülkeden seçilen parlamenterlerin görev yaptığı Avrupa Konseyi bir tartışma alanı. Gelenlerin hepsi politikacı olduğu için tartışmalar çok sert geçiyor. Benim gibi UNESCO ve kültür toplantılarının armonisine alışkın insanlar için yadırgatıcı bir durum. Politikacılar sert insanlar; kişisel, partisel ve ulusal çıkarları için gözlerini budaktan sakınmadan savaşıyorlar. Oyunun kuralı bu olduğu için de kimse kimseye küsmüyor. Avrupa Konseyi’ndeki ilk günlerimde dikkatimi çeken bir konuyu aktarmama izin verin. Burada iki tip milletvekili var. Birinci gruba girenler ülkelerini ya da hükümetlerini temsil etmek yerine kendi şahsiyetleriyle görev yapanlar. Bu kişilerin hukuk, kültür gibi çeşitli alanlarda uzmanlıkları var ve bu sayede Avrupa’yı hatta dünyayı ilgilendiren konularda çok aktif davranıyorlar. İkinci gruptaki milletvekilleri ise sadece kendi ülkeleriyle sınırlı ve ulusal çıkarları koruma derdindeler. Türkiye’den gelen milletvekillerinin bir kısmının böyle görev yapmış olduğu izlenimini edindim. Yani ikinci gruba girmişler. Kendilerini Kanije Müdafaası konumunda hissederek, “Kim Kürt sözünü ağzına alacak?”, “Kim Kıbrıs’ı telaffuz edecek?” diye tetikte durmuşlar. Oysa buradaki milletvekillerinin iki şapkası var: Onlar kendi meclislerinin yanı sıra Avrupa Konseyi Meclisi’nin de milletvekili. Bu yüzden Hollandalı, İngiliz, İsveçli, Finlandiyalı bazı parlamenterler kendi ülkeleri dışındaki konularla ilgilenerek kendilerine haklı bir ün yaratmışlar. Bence ulusal çıkarları daha iyi korumanın da yolu böyle davranmaktan geçiyor. Konsey, çeşitli komisyonlar aracılığıyla çalışıyor. Ben, Hukuk-İnsan Hakları Komisyonu’nun yanı sıra bekleneceği gibi Kültür Komisyonu’nda da görev yapıyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargıçlarını seçen alt komisyona dahilim. Kısacası Avrupa Konseyi ilginç ve zor bir yer. Her sabah 08.30’da başlayıp akşam 19.00’da biten ritmine ayak uydurmak epeyce gayret gerektiriyor. Çünkü her dakikasında kafanızı, dil bilginizi ve kavrayış kapasitenizi zorluyorsunuz.