BİRAZ arka sıralarda da olsa Avrupa otobüsüne bindiğimize göre, Avrupalılığın ne olduğu ve bu otobüste yolculuk yapmanın kuralları üzerine kafa yormanın zamanı geldi.
Önce şunu anlayalım ki Avrupa bir “bütün” değil: Irk, dil ve din ortaklığına dayanmıyor.
Örnek olarak Finlandiya ve Portekiz’i ele alalım: İkisi de Avrupa ülkesi ama ne insanları birbirine benziyor, ne yemekleri, ne müzikleri, ne de mezhepleri.
Bu yüzden “Biz ve Avrupa” sınıflamasının yanlışlığından artık kurtulmamız gerekiyor.
AVRUPA ANTİ - FAŞİST İLKELERE DAYANIR
Avrupalı olmak, birtakım ilkeleri ve yaşama kurallarını kabul etmekle başlıyor.
Modern Avrupa’nın temelinde faşizme karşı olmak prensibi yatar. İkinci Dünya Savaşı’nın faşist liderlerinin yol açtığı yıkımları yaşayan Avrupalılar, yanlış ellerdeki milliyetçilik idelojisinin, bir ülkeyi ve kıtayı nasıl felakete götürdüğünü gördükleri için, ırkçılığa ve faşizme geçit vermemeye çalışırlar.
Bu acı deneyleri yaşamamış olan Türkiye halkı ise, bir insanın vatanını milletini sevmesinden ne zarar geleceğini anlayamaz.
Siyasi ilkeler bakımından Avrupalılarla en önemli ayrımımız budur.
Irk üstünlüğüne karşı çıkmak, çoğulculuğu ve etnik hakları gündeme getirir.
İnsan hakları kavramının sıkı kıya bağlı olduğu etnik haklar, Türkiye’nin en yakıcı gündem maddesidir.
Ne yazık ki Türkiye, televizyonda saatlerce tartışan ama Türkiye’nin can damarı olan ve geleceğini belirleyen Kürt sorununa değinmemeyi marifet sayan liderlerle yönetiliyor.
Avrupa ligine katılmanın ilk sonucu bu liderleri süpürmek olacak gibi görünüyor.
MESUT YILMAZ HAKSIZLIK EDİYOR!
atv’deki açık oturumda Mesut Yılmaz, yine 27 Mart seçimlerini gündeme getirdi.
Nedense bu seçimler Yılmaz’ın kafasında bir takıntı haline dönüştü. İkide bir ısıtıp ısıtıp öne sürüyor.
Seçim öncesi SHP’yi birinci gösteren kamuoyu araştırmaları sadece Sabah’ta değil, Hürriyet başta olmak üzere birçok gazetede yayınlandı.
27 Mart seçimlerini medyanın müthiş etkilediği doğrudur ama bu Mesut Yılmaz’ın öne sürdüğünün tam tersine, olumsuz bir etkidir.
İstanbul seçimlerini çantada keklik gören ANAP seçim komitesi, bizim çıkışımızla birlikte hesapları altüst olunca paniğe kapıldı ve benimle ilgili akıl almaz iftiralar üretmeye koyuldu. Ellerindeki televizyon kanalıyla 15 gün, aleyhimde yayın bombardımanı yaptılar. Ne bayrak yakmadığımız kaldı, ne vatan hainliğimiz!
(O televizyonun doğru söylemediği mahkeme kararıyla kesinleşti ve sadece bir günlük yayınları için 5 milyar ceza ödemeye mahkum oldular.)
Bu kampanya sonucunda da oylarımızda birkaç puanlık bir düşme sağlayarak Refah adayını kazandırdılar.
Türk medyasının bir bölümü, tarihindeki en haksız ve onursuz kampanyalarından birini bana karşı yürüttü.
SHP örgütünün çalışmaması ve sandık başında olmaması ise, onbinlerce oyun çalınmasına, farklı yazılmasına neden oldu ve az farkla seçimi kaybettik.
Her şeye rağmen bu sonuca saygı gösterdik. **Mesut Yılmaz** ise **İstanbul**’da birinci parti olarak başladığı bir seçimi yitirmenin ve bu nedenle Türkiye genelinde DYP’nin arkasına düşmüş olmanın acısını hala hazmedemedi.
Eğer devam etmek istiyorsa, o dönemin tanıklarıyla, seçim karargahlarındaki paniği, kendi yaptırdıkları araştırmalarda bizim birinci çıkışımızı, bunun üzerine Fransa ve İsveç’teki hafiyelik girişimlerini, geçmişimizle ilgili hiçbir leke bulamayınca nasıl iftiralar ve düzmece belgeler ürettiklerini, kendi adaylarının yüz kızartıcı geçmişini nasıl sakladıklarını teker teker ortaya dökelim.
Hem de tanıklarıyla, belgeleriyle...
Ayıptır Mesut Yılmaz! Politik başarı hırsı bütün bunlara değmez!
Eğer bu ucuna **Muhsin Yazıcıoğlu** ve **Ökkeş Şendilleri** bindirdiğiniz tahterevallinin öteki ucuna **Yaşar Kemal**’i oturtmak istiyorsanız, biraz daha adil olmayı öğrenmelisiniz.
Yoksa İstanbul’da bize oy vermiş olan 860 bin kişiyi, Sabah gazetesi-nin kandırdığını iddia etmek gibi komik durumlara düşer ve aileleriyle birlikte sayıları milyonlara varan bu kitleye hakaret etmiş olursunuz.
Siz bunlarla uğraşacağınıza 27 Mart sonuçlarını iyi inceleyin ve mesela Kadıköy gibi bölgelerde kentli seçmenin, yani **İstanbullunun neden bizi birinci yaptığını**, neden size değil de bize oy verdiğini anlamaya gayret edin!
Boğaziçi Üniversitesi’nde neden oyların yüzde 50’sini aldığımız üzerinde düşünün.
O zaman **göreceksiniz ki İstanbul bizi seçmiş, göç alan varoşlar ise sonucu değiştirmiştir.**
İstanbul’u siz değil, sol olarak biz almalıydık. Yüzde 35 oyla, yüzde 25 alana verdik. Bunun da sebebi bölünmeydi.
