Öcalan krizi ortaya çıktığından beri, yazdığım yazılar ilginç tepkiler alıyorum. Bugün, niyetim bu tepkileri sizlerle paylaşmak. Hatırlayacağınız gibi Öcalan’ın Roma’da yakalandığı haberi patladığı gün, bunun pek bir yakalanmaya benzemediğini PKK’nın Avrupa’da siyasallaşma sürecinin başlangıcı olabileceğini belirtmiştim. Muhtemel gelişmeleri tahmin etmeye çalışırken de. Avrupa’nın Kürt sorununa farklı gözlükle baktığını ve bu işin, sonunda Türkiye’yi yargılayacak bir uluslararası mahkemeye dönüşebileceğini, Avrupa Birliği zeminine çekebileceğini belirtmiştim. Daha sonraki yazılarımda ise halkı kışkırtan ve sokağa döken, bayrak yakan zihniyeti eleştirmiştim. Bu öngörüleri hatırlatarak “Bakın ne kadar haklı çıktım!” demek istemiyorum. İnsan tahminlerinde yanılır da. Haklı da çıkar. Tutmuş bir tahminle övünmek en azından ayıptır. Benim niyetim de böyle bir ayıp yazı yazmak değil! Tam tersine, bu yazılara gelen okuyucu tepkileri üzerinde durmak.
Yazılar iki kesimden sert tepki aldı: PKK destekçileri ve kendilerini türk milliyetçisi olarak görenler. Sayıları az da olsa bu 2 gruba mensup insanlar, yazılarımıza hemen hemen aynı cümlelerle tepki göstermekte birleştiler. Sevindirici olan şu ki, görüşlerini iletenlerin ezici çoğunluğu, aklı başında, sorumluluk sahibi kişilerden oluşuyordu ve onlar bu serinin kanlı tutumu benimsiyorlardı. Değerli bilim adamları ve siyasetçiler de görüşlerimize katıldıklarını belirten, zarif mesajlar yolladılar.
Mümtaz Gökçebağ ise mesajında sorun farklı bir açıdan yaklaşıyor. Yazılarımızı haklı bulmakla beraber, neden Avrupa’yı eleştirdiğimi soruyor. Hemen hatırlatmak isterim ki ben Avrupa’yı çok eleştirdim. Hem de yalnız kendi gazetelerimiz de, Türk’e Türkçe yazarak değil. Der Spiegel Dergisinin 16 Mart 1998 tarihli sayısında yayınlanan yazımda, Avrupa’yı iki yüzlü tutumu dolayısıyla kıyasıya eleştirdim. İsveç’te yayınlanan Aftonbladet gazetesindeki yazılarım da Batı’nın at gözlüğünü genişletme amacına yönelikti. Almanya’nın hırvatistan’ı tanıyarak başlattığı Bosna faciasında, soykırıma nasıl seyirci kalındığını, Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl çifte standart uyguladığını en iyi bilenlerden birisiyim. Ve bugüne kadar Birleşmiş Milletler, UNESCO konferansları gibi zeminlerde bu eleştirileri dile getirdim. Bizim Bonn’daki devlet konukevinde bir akşam yemeğine davet etme inceliğini gösteren dönemin Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel’e zaman zaman görüştüğüm sosyal demokrat Close’ye saatlerce bu görüşlerimi aktardım. Bu eleştirilerim, bugün savunduğum görüşlerle çelişmiyor. Nasıl mı? Dilerseniz, bu konuya yarın devam edelim.
