Dünya radikalleşiyor. Nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, Ortadoğu ve Balkanlar’da fırtınaya dönüşen milliyetçilik rüzgarlarının esmesi ve dine dayalı savaşların çıkması sonucunu doğurduysa, Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi de dünyayı milli ve dini savaşların acımasız vahşetine doğru sürüklüyor. İster istemez kendini savunma psikolojisine giren toplumlar, kendi içlerindeki ılımlı politikaları bırakıp, aşırı uçlara yöneliyorlar. Rus seçimlerinden çıkan sonuç budur. Aynen İtalyan, Polonya seçim sonuçları ve Cezayir’de yaşanan gelişmeler gibi… Dünya hızla radikal uçlara doğru akıyor. Bunun sonucu olarak faşizme, ırkçılığa, bölgeciliğe, sınıf savaşına ve dine dayalı partiler güçlenmekte.

Avrupa’yı bir İslam korkusu sardı. Cezayir’deki yabancıların canını tehlikeye düşüren ve şimdi de öldürmeye başlayan FİS hareketi Fransa’yı şaşkına çevirmiş durumda. Batı aydınları, İslam radikalizmini geleceğin bombasını patlatacak bir fitil olarak görüyorlar. Bu durumda Avrupa’yı yöneten insanların, İslam toplumlarını daha iyi incelemeleri, bütün Müslüman ülkeleri aynı kefeye koymamaları ve Türkiye gibi iki yüz yıldır Batılılaşmaya çalışan ve yetmiş yıldır laik toplum düzenini koruyan bir modern toplumu fark etmeleri gerekiyor. Ne yazık ki bunun ya farkında değiller, ya da görmek istemiyorlar. Yüzyıllarca İslam dünyasının halifeliğini yapmış ve bu dini uluslararası düzeyde en üst derecede temsil etmiş bulunan Türkiye, yetmiş yıldan beri uyguladığı laisizmi bir geleneğe dönüştürmüş durumda. Atatürk devrimleriyle kazanılan çağdaş değerler bütünü, Türkiye’yi diğer İslam ülkelerinden ayırıyor ve Batı açısından kolay kolay ele geçmeyecek bir fırsat yaratıyor: Avrupalı, laik, modern ve Müslüman bir ülkenin dünya çapında örnek oluşturması, küçümsenecek ya da görmezden gelinecek bir konu değil. Ne var ki Avrupa liderleri bu ülkenin laik geleneğine saygı duymak ve Avrupa’da Türkiye’ye bir yer açmak yerine, karanlık ortaçağın bilinçaltı korkularına kapılarak Türkiye’yi dışlamaya, İslam fanatizminin kucağına itmeye çalışıyorlar. Umarım ki başaramazlar. Türkiye, iç dinamikleri ve toplumun çoğunluğunu oluşturan sağduyulu insanların sigortasıyla bu badireleri atlatır. Ama bugün Avrupa’yı yöneten Helmut Kohl, François Mitterrand, John Major gibi liderlerin, Avrupa Topluluğu ve benzeri kuruluşların ve Jacques Delors gibi politikacıların vebali çok büyüktür. İlerde, Avrupa tarihçilerinin bu insanları, Türkiye konusundaki büyük yanılgıları yüzünden gafillikle suçlaması hiç de sürpriz olmayacak.