Yıl 1969… Süleyman Demirel Başbakan. Paris’te yaşayan ünlü ressam Abidin Dino ülkesine dönüyor. Kendisine uygun görülen karşılama biçimi, havaalanında tutuklanıp nezarete gönderilmek!

Yıl 1993… Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı. Paris’te yaşayan ünlü ressam Abidin Dino bir tabut içinde ülkesine dönüyor. Vasiyeti gereğince İstanbul’da toprağa verilecek. Süleyman Demirel başsağlığı telgrafları çekiyor ve üzüntülerini bildiriyor. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, TBMM binasına Abidin Dino resimleri astırıyor ve altına da Nazım Hikmet’ten dizeler yazılıyor.

Paris’teki törende konuşma yapan Michel Cournot, Dino’nun o derin sanatçı boyutuna ve çok yönlü kişiliğine değinerek, yaşamından kesitler sunuyor. Cournot, Le Monde gazetesinin ünlü bir yazarı. İngiliz yazar John Berger, gözlerden uzak bir köşeye çekilmiş ağlıyor. Sinema Yannick Piel ve eşi Leyla, cenaze törenine katılmak üzere İstanbul’a geliyorlar. Hepsi de büyük bir sanatçının yasını tutmakta.

Türkiye’de onları bir ilan bekliyor. Abidin Dino’yu yaşamının zengin çeşitliliklerinden sıyıran, onu bir parti militanı düzeyinde ele alan ve çağa damgasını vurmuş bu büyük sanatçının senfonik zenginliğini bir kaval yoksulluğuna indirgeyen bir ilan. Son yıllarında Abidin Dino’yla hep birlikte olmuş yakın bir dostu: “Görseydi buna ne kadar üzülürdü kim bilir?” diyor.

Türkiye’de sanatçının algılanışı “körlerin fil tarifi”ne benzer. Kim eline neresini geçirirse, orasını tarif eder. Dünyayı okuyarak, öğrenerek algılayan ve sürekli yaratma sancıları içinde kıvranan, kafasından bin bir tasan, bin bir zenginlik geçen sanatçıyı kimileri basit bir “ulak” gibi görür. Görevi, halka bazı mesajları ulaştırmaktır. Devlet bu “ulak”ları ezme, yok etme işlevini üstlenir. Çoğu zaman kuşkular, kararsızlıklar içinde bir eser vermeye çalışan sanatçıyı, herkes birden yargılar. Türkiye’de bir çok sanatçının başına geldiği gibi, devlet tarafından damgalanarak sürek avlarıyla kovalanan ve “vatan haini” ilan edilen kişi, devlet karşıtlarını da tatmin etmez ve “sınıf düşmanı”, “oportünist”, “dönek” gibi çeşitli sıfatlardan birisiyle adlandılar. Ne İsa‘ya, ne de Musa’ya yaranma durumudur bu ve ne yazık ki bazı Türk sanatçılarının başından eksik olmamıştır. Bu duruma bir de kıskançlıkla, çekememezlikleri, bir arkadaşlarının başarısı karşısında dili dişi kitlenen sanat çevrelerinin hezeyanlarını, kumpaslarını ekleyin. Bütün bunları aşmak için Abidin Dino olmak gerekiyor ama ne yazık ki bu da her sanatçının harcı değil.