Atina’ya ilk kez 1975 yılında gelmiştim. Yunanistan, cunta yönetiminden yeni kurtulmuş, ekonomik durumu bozuk, belini doğrultmaya çalışan bir ülkeydi. Ana caddeleri bile karanlıktı Atina’nın. Dükkânlar, lokantalar dökülüyordu. Para birimi olan Drahmi, Türk Lirası’nın yarısı değerindeydi. Ama insanlarda bir heyecan ve umut seziliyordu. Aydınlar bezgin değildi. İşçisi, köylüsü, politikacısı, zengini, yoksulu, aydını el ele verip yepyeni ve yaşanabilir bir demokrasi yaratmak azmiyle yola çıkmıştı. Karanlık cunta yıllarında sürgünde yaşayan sanatçılar yurda dönmüştü. Ortalık Mikis Theodorakis’in besteleri ve Maria Faranduri’nin tok sesiyle çınlıyordu. Hep bir ağızdan “alagi” diye haykırıyorlardı: “Değişim”. Diktatörlüğü, faşizmi, yoksulluğu yenmek için omuz omuza vermişlerdi. Şimdi bu satırları yine Atina’dan yazıyorum. Yunanistan Avrupa Birliği’nin etkin ve saygın ülkelerinden biri. Kişi başına düşen ulusal gelir epey yüksek. Orta sınıf daha da güçlenmiş. Ülkede bir karışıklık yok. Para birimleri euro. Komşularından çok ilerdeler. Akdeniz kültürünü, Osmanlı geçmişini ve Avrupalılığı ilginç ve uygar bir sentezle buluşturmayı başarmışlar. Dilerseniz yazıyı böyle noktalayayım. Bu ülkeyi bizimle kıyaslamaya kalkmayayım hiç. Çünkü artık böyle bir kıyaslama yapılamaz. İki ülkenin değerler sistemi birbirinden tamamen koptu. Türkiye; siyaseti, basını, aydınları ve etkin çevreleriyle lümpenliği yüceltme yoluna girdi. Yunanistan ise kültürü baş tacı etti. Dünya uygarlığında kültürüyle var olmayı seçen bir ülkenin başarısı hoşuma gidiyor. Gelecek yıl Atina Olimpiyatları’nda bu kültür boyutunu iyice vurgulayacaklar. Türkiye’nin böyle bir ülke olmasını ne kadar isterdim ama çaresiz bir şekilde koskoca ülkenin Ortadoğu’ya, kargaşaya, fanatizme ve lümpenliğe yelken açışını izliyoruz.
