Avrupa Komisyonu’nun açıklamalarını Atina’dan izledim. Ve ne yalan söyleyeyim hiç şaşırmadım. Kıbrıs sorunu elbette karşımıza çıkacaktı. Hatta Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanlığı sırasında dile getirdiği çıplak gerçekle yüzleşmemiz de gerçekleşecekti. O zaman herkes çok kızdı ama Türkiye’nin Mayıs 2004’ten sonra Kıbrıs’ta, Avrupa toprağını işgal etmiş sayılacağını tahmin etmemek mümkün değildi. 2004’te istediğimiz gibi görüşme takvimi alamayacağımızı çok yazdık, çok söyledik ama nedense profesyonel çevreler buna inanmak istemediler. Beni en çok şaşırtan kesim ise konuyla ilgili büyükelçiler. Görevleri gereği gerçekçi olmaları ve durumu iyi okumaları gereken diplomatlar garip bir iyimserlik içindeler. Hükümetin imza attığı reform yasaları sayesinde gelecek yıl AB üyeliği görüşmelerine başlayacağımızı düşünüyorlar. Bu dostlara soruyordum: “Hadi diyelim her sorun çözümlendi. Kıbrıs’ı ne yapacaksınız?” Soruyu sessizlikle geçiştirdiklerini görünce bir kez daha soruyordum. “Mayıs ayından sonra Kıbrıs’ta büyükelçilik açacak mıyız? Büyükelçimiz Papadopulos’a itimatnamesini sunacak mı?” “Hayır. Böyle bir şey olmaz!” “Bu durumda AB ile nasıl müzakere edeceğiz? Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi oluyor. Biz ise, veto hakkı bulunan bir AB üyesi devleti tanımadığımızı ilan ederek Avrupa’ya nasıl gireceğiz?” Diplomat dostlara şunları da hatırlatıyordum: 2004 yılının Haziran ayında Avrupa Parlamentosu seçimleri yapılacak. Bu seçim kampanyasının Türkiye tartışmasında kilitleneceği çok açık. Almanya’da muhafazakârlar Schröder hükümetini Türkler konusunda topa tutacak. Ayrıca Fransa’nın bu işe aklının yatması mümkün değil. AB üyesi bazı hükümetler Türkiye’nin ağzına bir parmak bal çalıyor. Ama bunun nedeni Berlusconi’nin Türkiye’de iş takip etmesi ve Schröder’in Almanya’daki Türk seçmenine şirin görünme gayreti. Ayrıca havuç – sopa politikasıyla Türkiye’yi Kıbrıs ve Kürt konularında adım atmaya teşvik etmek istiyorlar… Bütün bunlar ortadayken Avrupa Komisyonu’nun açıklamaları beni hiç şaşırtmıyor. Sizi şaşırtıyor mu bilmem?