Strasbourg’dan otomobille yola çıkıyoruz. Aradan on dakika geçiyor geçmiyor, zümrüt gibi üzüm bağlarının, şarap yapılan biblo gibi şatoların arasına düşüyoruz. Göz alabildiğine yeşillik ve dağ başlarına kadar düzenli bir ordu intizamıyla uzanan asmalar. Sonra ara yollara sapıp ortaçağdan kalma köylere gidiyoruz. İnci gibi korunan kaleler, burçlar, hisarlar; Alsace şarabı ve kazciğeri satan küçük, şirin dükkânlar, lokantalar ve çiçek, çiçek, çiçek. Her balkondan, her pencereden insanın nefesini kesecek güzellikte çiçekler sarkıyor. Bu güzellikleri bırakıp müthiş manzaralar arasından İsviçre’ye geçiyor ve Cenevre yakınlarına geliyoruz. Leman Gölü’nün arkasında bulutlar arasında başı karlı Mont Blanc görünüyor. Göl kıyısından dağlara kadar üzüm kütükleri, asmalar… Başınızı nereye çevirseniz, insan eliyle işlenmiş doğanın mucizevi uyumunu görüyorsunuz. Kütükler siyah, beyaz nadide üzümlerle dolu. Koparılıp şarap yapılmayı bekliyorlar. Zaten bağlar arasındaki dar yollarda traktörler gidip gelmekte. İnsanlar bağlara dalmış, neşe içinde üzüm topluyor. Okullar bir hafta “bağbozumu tatiline girdiği için öğrenciler de bağlara dağılmış, Tanrı’nın bereketini sepetlere dolduruyorlar. Leman Gölü’nün kıyıları üzüm ve şarap kokuyor. İnsanoğlunun dünyadaki kısa konukluğu sırasında tadabileceği en büyük mutluluk, doğaya uygun yaşamak, doğanın nimetlerinin tadına varmak. Aynen bir sincap, bir ağaçkakan, bir tarlakuşu gibi. Ama ne yazık ki dünyanın sadece akıllı bölgeleri bu müthiş uyumu becerebiliyor. Akılsız olanlar ise “Ben senden daha önemliyim” horozlanmaları içinde, yaşamlarını egolarına kurban ederek sürünüp gidiyorlar. Leman Gölü kıyılarında parsellenmiş arazilerde kaçak ve berbat renkli apartmanlar, ortalığı birbirine katan minibüsler, rüşvetçi belediyeler ve arazi yüzünden kurşunlanan insanlar görmediğim için çok mutluyum. İnsanoğlu hiç olmazsa bazı bölgelerde delirmemeyi, ihtiras peşinde aklını yitirmemeyi başarmış.
