‘Yalnızca müzikten anlayan kişi, müziği de anlayamaz ‘. Hans Eisler.

Yüzyılımızın büyük şair-şarkıcısı Jacques Brel , konser heyecanını anlatıyordu. Binlerce konserden sonra bile, sahneye çıkmaya alışamamış. Topluluk önüne çıkma anı yaklaştıkça kasılır, kramplarla sarsılır, bulantılarla kıvranırmış. Ne kadar acı çekse de Brel için olumlu bir şey bu… Müzikle dolu onca yılın sonunda bile ‘profesyonelleşmediğini ‘gösteriyor. Niye çıkıyor o zaman halkın karşısına? Acı, kıvranma, bulantı, heyecan… Kim zorluyor onu? ‘Bir şey anlatmak istiyorum, ‘diyor bu soruya yanıt olarak. ‘Bir şey anlatmam gerekiyor. ‘ sonra kasılmalarla sahneye çıkıp, o, sevgili ve korkulu, sevecen ve zalim kitleye şarkılarını okuyor. Bir yabancılaşma mı söz konusu? Niye bir takım insanlar yazarak , şarkı söyleyerek, resim yaparak öteki insanlara bir şey anlatmak istiyorlar? Brel‘in yerine koyun kendinizi: Bir konser salonu düşünün. Mikrofonlar ve ses düzenekleri kurulmuş, salon karanlıklara gömülmüş, sahne spotlarla aydınlatılmış. O karanlık salonda sizi dinlemek için para vermiş, çocuğunu bir yere bırakmış, bir akşamına size ayırmış insanlar var. Yüzlerini göremiyorsunuz ama bütün gözeneklerinizde tepkisini duyuyorsunuz. Tam sahneye çıkıp alkışlandığınız anda bir soru gelip saplanıyor: Niye geldiler? Şimdi o spotların altında hiçbir şey göremeden ağzınızı açacak ve bazı sözleri ezgiyle söyleyeceksiniz. Sesinizi yükseltici aygıtlar hazır. İşte ilk aşama, o andaki eşiği atlamanızdır. Daha sonrası bir oyun gibi sürer gider. Topluluğun tepkisini etinizde kemiğinizde duyarsınız. Eğer dinleyici ile aranızda oluşması gereken bağ kurulamamışsa ya da gevşemiş kopuyorsa çırpınmaya başlarsınız. Topluluğun heyecanına ve ritmini sürükleyebiliyorsanız, rahat ve coşkun bir güven yayılır içinize ve bu güveni dinleyici hisseder. Ara verildiğinde, soyunma odasının çiğ ampullerle aydınlatılmış aynalarında kendinizde görürsünüz. Terli avucunuza mikrofonun metal kokusu sinmiştir ve siz genellikle kuşkular içindesinizdir. Dışarıda sigara içen, ayakta durup konuşan binlerce insan sizin için ne demektedir? Ve gene aynı sorular takılır: Niye ben şimdi çıkıp sesini yükseltip bir şeyler söyleyeceğim? Bir yerde yazı yayınlamak da buna benziyor. Müzikte olduğu gibi, yazıda da anlatmak istediğiniz bir şey var demek ki. Paylaşmak isteğinin doğurduğu bir öne çıkış; bütün riskleri, zorlukları ve heyecanlarıyla… 1975-76 yıllarında Politika gazetesinde yazdığım haftalık yazılar ve çeşitli gazetelerde yayınladığı diziler hep bu paylaşma isteğinin sonucuydu. SABAH ‘ ta bundan böyle her pazar sürdüreceğim yazıların başlığı DÜNYA DEĞİŞİRKEN. Günümüzü bundan daha iyi anlatacak bir başlık bulunmadığı için üç yıl önce yayınlanan bir kitabıma da bu adı koymuştum. Ama yazılar sadece dünyadaki değişikliği kapsamıyor. Aslında değişen biziz ve dünyamızı da biz değiştiriyoruz. Dolayısıyla ‘insana yabancı olmayan her şey ‘ bu yazıların alanına giriyor. İşte insanı paylaşmaya, Lorca‘nın yedi güçlü boğasıyla sahneye iten nedenler bunlar. Aslında her sanatçının anlatmak istediği bir tek şey var sanıyorum. ‘Ne olur beni bu kadar çabuk anlamayın. ‘Şimdi ise sahne ışıkları yanmış, ses yükselticileri her fısıltıyı bin misline dönüştürmeye hazır… Bir de bakıyorsunuz, ilk tınıyla başlamıştır her şey. Artık geri dönmek için çok geç olmuştur.

Anti-Komünizm hayaleti… “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti.” Marx ve Engels ünlü manifestoya bu cümleyle başlıyorlardı. Gerçekten de o günden, bugüne dünyadaki her önemli biçimlenmenin ‘nirengi noktası ‘ komünizm oldu. Politikada tavırlar ‘komünizm ‘ olgusuna göre ayarlandı. İnsanlar inanç ve anlayışlarına göre, kominizim karşısındaki mesafeleriyle anladılar. Komünist-sosyalist-sosyal demokrat-merkez-merkez sağ-anti-komünist… Hitler bile rejimine ‘milliyetçi sosyalizm ‘ adını vermişti. Bütün bu kategoriler adlarini ve konumlarını, ister yandaş ister karşı olsun komünizme göre ayarlamışlardı. Yıllar önce biz de yaşanan trajikomik bir polis baskını bile bu gerçeği vurguluyordu. ‘Ben anti-komünistim komiser bey. Diyen sanığa, komiser ‘anti, manti işte komünist olduğunu itiraf ediyor ‘ dememiş miydi? Artık Avrupa’da kominizim hayaleti dolaşmıyor. Sovyetler Birliği‘nde ve Doğu Avrupa’da yaşananlar bu ideolojinin Stalin’ci yüzünün yenilgisini vurguladı. Bu gelişme kendi konumunu ‘komünizm ‘ olgusuna ayarlamış olan bütün Siyasal yapıları yeni arayışlara, ‘yeniden yapılanmaları ‘ mecbur kıldı. Eğer komünizm yıkıldıysa , anti-komünizmin de ortadan kalkması gerekmez miydi? Türkiye Cumhuriyeti de temel stratejisini ‘anti-komünizm ‘üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet kurulurken dikkat edilen iki prensip, rejimin, kuzeydeki ‘Bolşevik Devrimi ‘ve içerdeki din devleti özlemine ‘ karşı korunmasıdır. Türkiye, 90’ların dünyasında yer alabilmek için, anti-komünist rejimi değiştirmek zorundadır. Dışarıdaki gelişmeler Türk rejimine boşluğa düşürmüştür. Bu yüzden olmadıkça çelişkiler yaşıyoruz. Bir yandan 141,142’nin kaldırılması çabaları sürerken, bir yandan da bu maddeleri harıl harıl işletilerek insanlar hapsediliyor. TBKP yasal mı yasadışı mı belli değil. Romanya’da Cavuşesku diktasının ezdiği insanlarla aynı kaderi paylaşan dernekler, ‘Çavuşeskular Ölmez ‘ diye yürüyor. Çavuşesku rejimine karşı, hareketi başlatan gençler olduğu halde, resmi haber bültenleri bu gerçeği saklıyor. Komünizm ve anti-komünizm hayalet dansları arasında, kimimiz ‘ Rus Salatası ‘ kimimiz ‘Amerikan Salatası ‘ diyerek salatayı ideolojiye, ideolojileri de salataya çevirerek idare edip gidiyoruz.

ALINTI: ROMANYA ROMANI VE SİYASETNAME…”Padişah kadınları, padişaha hakim oldukları devirlerde, ülkede rezalet, kötülük, fitne ve fesattan başka bir şey görülmemiştir.… Neticede padişahın haşmeti, saray ve divanın hürmet ve şaşaası hemen gider. Padişahın ülkesi ve canı tehlikeye düşer… Ordunun incinmemesi için vezirin böyle durumlarda temkinli olması gerekmektedir.” 11. Yüzyıl Selçuklu Veziri Nizamülmülk‘ ün Siyasetname kitabından