İlkel kültürlerin, çok gelişmiş kültürle buluşması kolaydır. Çünkü söz konusu olan iki ayrı sistem değil, bir düzey farkıdır. İki uzlaşmaz, gelişmiş sistemi bir araya getirmek ise neredeyse olanaksızdır. İşte Türkiye bu “olanaksız” ı başarmaya çalışıyor. Yüzlerce yıllık Doğu toplumu olarak, Batılı bir kimliğe geçebilmek…Bu çabanın yarattığı kargaşa kulağımızda gümbürderken, yitirdiğimiz ya da bir türlü bulamadığımız şey, “Türkiye’nin Kimliği” dir. Erovizyon Meydan Savaşı Avrupa ülkelerinin ortak bir televizyon gösterisi olan Erovizyon Şarkı Yarışması, o ülkelerde kimse tarafından ciddiye alınmaz. Birinci seçilen ülkede bile, bu birincilik ciddi gazetede ya yayınlanmaz ya da çok küçük girer. Bir amatör gençler yarışmasıdır ve bugüne kadar Abba dışında üne kavuşturduğu şarkıcı ya da grup yoktur. Abba da zaten Eurovizyon olmasaydı da tanınacaktı, bir rastlantıydı bu. (Eurovizyon’da birincilik kazanmış olanların üne kavuştuğu tek ülke Türkiye’dir. Onun için hepsi durmadan Türkiye’de boy gösteriyorlar.) Bizde Kurtuluş Savaşı gibi önemsenen aslında Erovizyon değil, bu yarışma yoluyla gündeme gelen kimlik sorunumuz ve kültür kargaşamızdır. Erovizyon’a bizi temsil etsin diye gönderdiğimiz müzik biçiminin Türk halkında yeri yok. Halk böyle bir müzik dinlemiyor, ilgilenmiyor. Ama sorun o müzik biçimi değil, batının bizi nasıl gördüğü ve ne kadar Batılı olduğumuz sorularıdır. Bu alanda başarı kazanmak için ulus ve devlet olarak kendimizi zorlayıp, bizi tanımlayacak müzik biçimini bulmaya çalışıyoruz. Birkaç yenilgiden sonra Ortadoğulu, müslüman bir ülke kimliğiyle ortaya çıkıp “Aman Petrol” göbek havasının Türkiye’yi temsil edeceğini düşünüyoruz. Hesaplar tutmuyor. Bu kez , nasıl olsa biz batıdan fazla batılıyız diye “Opera” aryalarıyla kendimizi tanımlamaya çalışıyor, batılılığı deniyoruz. O da olmayınca, Anadolu’da “Halay” çektiğimiz aklımıza geliyor ve sonra rock müziğini, heavy metal’i… her şeyi deniyoruz. Bu şarkıların hepsini arka arkaya koyup çalsanız, aynı ülkeden çıktığına kimse inanmaz. Taklit kültür Çünkü iş, bize ait, kendimizi tanımlayabilecek çağdaş kültür biçimleri yaratmak yerine, sınırsız bir taklit noktasına gelmiş. Kendimiz olmaktan , yeterli olmaktan ödümüz kopuyor. Caz dinlediğimiz zaman kendimizi yücelmiş hissediyoruz, Blues dinlediğimiz zaman da öyle, ama türküler bizi utandırıyor. Tracy Chapman’la Aşık Veysel’in, Bob Dylan’ın aynı sözleri söylediğini anlayamıyoruz. Sorun öykünme olunca, iki büyük sistem arasında gidip geliyoruz. Doğu ve Batı-İslam ve Hristiyan-gelenek ve çağdaşlık…Toplum müziğiyle, giyimiyle, mutfağıyla, diliyle önce ikiye, sonra onların türevleri olan yüzlerce parçaya ayrılıyor. Arabesk…Halk kitlelerini, kendi geleneksel tanımlarını el yordamıyla bulmaya çalıştıkları için “arabesk” diye suçluyoruz. Hatta bazı sanatçılarımız, bunun bir müzik türü olduğunu unutup “yasaklansın” çığlıkları atıyorlar. Arabesk’i sevmeyebilirizsiniz, ben de sevmiyorum. Ama her sevmediğimizi yasaklatmaya kalkmanın “demokrat” olmakla nasıl bağdaşabileceğini de merak ediyorum doğrusu. Kaldı ki doğuya öykünmekle, Batıya öykünmek arasında nitelik olarak fark yoktur. Temel soru, “özgün” bir kültür yaratıp, yaratmamış olmamızdır. Yoksa sizin Paris’e öykünmemiz, Kahire’ye öyküneni suçlama, aşağı görme hakkını tanımaz. Doğu taklitçileri arabesk ise, Batı taklitçileri de eurobesk’tir. Türk toplumunun, tanrı Janus gibi iki yüzü var. Biri batıya, biri doğuya dönük. Biz hem ikisiyiz, hem de hiçbiri. Bu iki güçlü yüz arasında, kendi yüzümüz gittikçe silikleşiyor. Sanki ayrı uluslar yaşıyor Türkiye’de. Halkla aydın kadrolar arasında gittikçe derinleşen uçurum da buradan kaynaklanıyor. Ortak temel…Her ülkede, sanatın ve bilimin üzerine oturduğu bir ortak temel, o ülkeye özgü bir düşünme ve davranma biçimi vardır. Şimdi kendimize soralım: Türk üniversitelerinin, bilim adamlarının, çeşitli dallardaki sanat yaratılarının, ekonominin vs. üzerinde gelişip, boy atacağı temel nedir? Bize ait olan ve hiçbirinden vazgeçemeyeceğimiz Doğulu ve Batılı kimliklerimizi buluşturduğumuz, yerli bir sentez var mı? Günümüz Türkiye’sini en iyi tanımlayabilecek anahtar sözcük “değişim”dir. Dünyayla birlikte biz de değişiyoruz. Bu değişim sürecine, kültürel kimliğini tanımlamış, tarihinden gelen çeşitli, değişik ögeleri bir ulusal kimlikte buluşturmuş olarak mı giriyoruz? Bunun yerine, her birinin ötekini yok etmeye çalıştığı, doğu, batı, levanten, kürt, laz, egeli, müslüman, ateist, alevi, sünni, amerikancı, ortadoğucu, frankofil, ingiliz, muhibbi, asker, sivil, mülkiyeli, hukuklu, faşist, diskocu kör döğüşünü mü yaşıyoruz? Bu, kültür alanında bir “iç savaş” anlamına gelmez mi? Ya da, Cumhurbaşkanlığı tarafından ortaya atılan, “toplumsal uzlaşma” bu ögelerin hangileri arasında gerçekleştirilecek? Sanıyorum ki önümüzdeki yıllarda, her Türk aydınının konumunu, bu soruya vereceği yanıt belirleyecek. ALINTI..Onlar için minibüs şarkısı. Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kaseyle içerler Ama batılıdırlar da lahmacuna havyar sürecek kadar. Cemal Süreya Dilimizin büyük ozanı Cemal Süreya’nın anısına saygıyla.
