Camideki cinayet ve linç olayları günlerdir aklımdan çıkmıyor. Bir korku filmi seyrediyor gibiyim. Binlerce kişinin linç eylemini saklama girişimi, bana yıllardır üzerinde kafa yorduğum suçluluk ve utanç meselesini tekrar düşündürüyor. Binlerce kişinin linç eylemini saklama girişimi karşısında dehşete düşüyorum.

19. yüzyıl Rus romanlarında tipik bir başlangıç vardır. Yedinci dereceden devlet memuru Pyotr Sergeyeviç, bir sabah, iki kaşının arasına yerleşmiş tatsız bir ağrıyla uyanır. O sinsi başağrısına yol açan geceyi ve olayları hatırladıkça dehşetle ürperir ve ‘Aman Tanrım! Ben neler yaptım böyle’ diye inleyerek yataktan kalkar. Sabahlığını giyer ve eski pantuflarını ayağına geçirirken ani bir bulantı ve baş dönmesiyle düşecek gibi olur. Votkanın seller gibi aktığı o geceye lanetler savurur. Önünü iliklemeden huzuruna giremediği amiri ile alay etmiş (evet düpedüz alay etmiş) ve adamcağızın iri burnunu şaka konusu yapmış, hatta bununla da yetinmeyerek o iri burnun tam ucunda duran kırmızı sivilceyi sıkmak istemiştir. Bu meşum geceden son hatırladığı ise buz tutmuş bir St. Petersburg gecesinde, eve dönmek için tuttuğu atlı arabayı beğenmeyerek sürücüsünün omzuna binmesi olmuştur. Rus romanlarında sıkça rastlanan ‘zavallı adam’, pişmanlık duygusuyla kıvranır, kahvaltı sofrasında çocuğunu gereksiz yere azarlar ve yüzlerce kere, ‘artık ağzına bir damla içki koymayacağına’ yemin eder.

Bu bir iç hesaplaşmadır. İnsanın kendi kendisiyle hesaplaşması Hristiyan ahlakında çok önemli bir yer tutar. Özellikle Ortodokslarda ve Protestanlarda ‘suç bilinci’ çok gelişmiştir. İnsanoğlu suçludur, günahkârdır ve yaşam denilen şey bu sefil yaratığın suçlarından teker teker kurtularak yücelmesinin öyküsüdür. Bizim kültürde ise önemli olan suçun işlenmesinden çok duyulmasıdır. ‘Bir şeyin şuyuu, vukuundan beterdir’ deriz. Yani ‘bir şeyin duyulması, olmasından daha kötüdür. ‘Duyulmadığı sürece mesele yoktur! Halk arasında ‘karda yürüyeceksin, izini belli etmeyeceksin!’ denir. Ya da ‘karıncayı becereceksin, belini incitmeyeceksin.’ Türk insanı suçluluk duymaktan çok, utanmaya yatkındır. 70’li yılların sapık katilleri, beş kişiyi öldürür, üçünü telle boğup ikisini de kurşunladıktan sonra, akşam meyhanede kafa çekip eğlenirdi. (Bunlar ifadelerde sabit!) Ama aynı kişi, Ankara Kızılay Bulvarı’ndaki yaya geçidinde kırmızı ışıkta karşıya geçerken polis tarafından uyarılsa, kıpkırmızı kesilip, utanabilirdi. Çünkü ‘elalem’ bakıyordu.

Böylece hayatını ‘elalem ne der’e göre düzenleyen bizlerle, iç hesaplaşması yapan Batılılar arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bence Avrupa’yla Orta Doğu arasındaki en büyük fark budur. Batılı suçluluk duyar! Doğulu utanır! Doğu insanı için ‘mahcup olmak’, ‘vicdan azabı’ çekmekten önemlidir.

Dostoyevski, Suç ve Ceza romanında bir üniversite öğrencisini anlatır. Raskolnikov, topluma zararlı olduğunu düşündüğü tefeci bir kadını, baltayla öldürmüştür. Günlerce bu suçun yarattığı iç hesaplaşmayı yaşar, acı çeker ve sonunda huzur bulmak için suçunu itiraf eder. Bizde Raskolnikov’lar yoktur. Gerçek hayatta böyle insanlara rastlanmadığı için, edebiyatımıza da girmemiştir.