Kavgalar, ölüm kalım savaşları, birbirini yok etmek isteyen gruplar, dedikodular, seçim pazarlıkları, geçim zorlukları, hükümetler, muhalefetler, dostluklar, ihanetler… Derken bir uçağa biniyorsunuz, üç saat sonra başka bir ülkenin kentindesiniz. O andan başlayarak her şey değişiyor. Bakıyorsunuz ki dünyanın başka köşelerindeki insanlar, bambaşka konularla ilgileniyor. Demek dünyanın merkezinde değilmişsiniz! Kavgalarınıza ve ölüm kalım savaşlarınıza kimsenin aldırdığı yok. İnsanlar gülüyor. (Şaşılacak şey.) Sevgililer sarmaş dolaş yürüyor. Akşamüstü güneşinin sihirli aydınlığı Gotik kulelerde kırılıp, dev çanlarda yansımakta… İtalyan dondurmacılar, sokak çalgıcılarından yayılan Vivaldi, bebek arabaları, bisikletliler ve sakatlar için yapılmış ayrı yollar, çiçekler, parklar… Herkesi saran, bütün bu sistemi yürüten özü kavrıyorsunuz: Birbiriyle geçinmeye niyetli bu insanlar. Bir arada yaşamaya gönlü var hepsinin. Bir grup diğerini yok ederek var olmayı düşünmüyor. Oysa 60 yıl önce harabeye dönmüştü o kentler. İnsanların gördüğü en büyük yıkımı yaşıyorlardı. Bugünkü pırıltılı yaşamı ‘uzlaşma’ya borçlular. Bir arada yaşamayı kabul ettikleri için, yaşamı elden geldiğince güzel kılmaya çalışıyorlar: Hem kendileri hem de başkaları için… Sokakta yürürken tanımadıkları insanlara gülümsüyorlar. Oysa böyle bir yasa yok. Asansörde karşılaştıkları kişiye ‘günaydın’ diyorlar. Oysa kimse zorlamıyor onları böyle yapmaları için. Kır lokantasında garson kız gülümseyerek getiriyor yemeğinizi sonra da lezzetli olup olmadığını soruyor. Üstelik bir kuralı yerine getirmek için yapmıyor bunu. Galiba işin püf noktası yaşamı güzelleştirmeye çalışmak. Hastalıkların, ölümün, kazalar ve savaşların ‘yolumuzu gözlediği’ şu dünyada yaşadığımız süreyi hem kendimiz hem de başkaları için değerli ve anlamlı kılmak. İşte sanat bunun için gerekli. En sıkıntılı anımızda bir keman konçertosu bizi ferahlatıyor, bir bozkır türküsü yüreğimize su serpiyor. Dünyanın yaşamaya değer olduğunu kavrıyoruz.