O kadar büyük bir aksilik oldu ki Bişkek’e gitmem gerekirken Bonn’a gelmek zorunda kaldım. Çünkü aylar önce, Bonn Bienali’nin açılış konuşmasını yapacağıma söz vermiştim. Almanlar bu tip işleri kontratla da sağlama alırlar. Kontrat olmasa bile benim için söz sözdür. Programlar çok önceden basılmış, kimin ne yapacağı belirtilmiş, basına bildirilmiş. Bu yüzden Kültür Bakanlığı Müsteşarı’nın davetine rağmen Bişkek uçağına binip Cengiz Aytmatov’un cenaze törenine katılamıyorum. Hayat böyle!

Bienal konuşmasını çok önceden istediler, Süddeutsche Zeitung bu konuşmayı yayınlayacak dediler. Ben de bir buçuk ay önce yazıp gönderdim. Garip bir rastlantı mı desem, yoksa hepimizin içinde bulunduğu ruh durumu mu; ben de konuşmama şu cümlelerle başlamışım: “Bu konuşmada sevgili ve acılı ülkemi, Türkiye’yi anlatmaya çalışacağım ama daha baştan bunun ne kadar güç bir deneme olduğunun farkındayım. Bu güçlük sadece Türkiye’nin son derece karmaşık politik/etnik/kültürel yapısından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda bir ülkenin ruhunu anlatmanın ne kadar zor olduğunu bilmem bu konuda beni endişeye sürüklüyor. Çünkü bir ülkeyle ilgili istatistikleri, yasaları, ekonomik verileri ve siyasi bilgileri verebilirsiniz ama bütün bunlar o ülkenin ruhunu anlatmaya yetmez. İnsanların kaygılarını, neşelerini, hüzünlerini ve hepsini bir araya getiren duygu titreşimlerini betimlemek zordur.” Konuşmanın başlığı ise “Bin Yıllık Yürüyüş!” Çünkü ben Türklerin Orta Asya’dan Batı’ya göçünün hâlâ sürdüğünü, halkın kolektif bilinçaltındaki en büyük dürtünün Batı’ya yürüyüş olduğunu düşünenlerdenim. Asya’dan göç, Horasan, Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Tanzimat, Cumhuriyet, Devrimler, AB müzakereleri… hepsini yüzyıllara yayın, tek bir amacı temsil ediyor: Batı’ya, daima Batı’ya.

İşte böyle talihsiz bir zamanlamayla ben de Batı’ya geldim. Bu arada acayip bir şey daha oldu. İzninizle basında da kafa karışıklığı yaratan ve bana sorular gelmesine yol açan bu durumu sizlerle paylaşayım: İtalya’daki yayıncım, Mutluluk (Felicita) romanının, Büyük Ödül kazandığını duyurdu. Ama ödülün bir şartı vardı. 14 Haziran akşamı, yazarın bunu bizzat alması gerekiyordu. Bonn’a sözüm olduğunu bildirdiğim ve gidemediğim için ödül başkasına verildi. İşte böyle: Pala çalarak Bonn’a geldim, bakalım her şey umduğumuz gibi gidecek mi? Ne garip işler oluyor bu dünyada. Hayat bazen sıkışıyor, her şey üst üste biniyor, bazen de yorgun bir nehir gibi akmaya başlıyor. Ben de o yorgun nehir günlerini bekliyorum dört gözle.