Türkiye’nin Karadeniz, Akdeniz, Marmara ve Ege denizlerinde sekiz bin kilometre sahili var. Ama yaz gelince her ne hikmetse bu sekiz bin kilometrelik muazzam kıyı şeridinde yer alan köyler, kasabalar, kentler, koylar unutuluyor ve basının aklına tek bir nokta takılıyor: Bodrum. İlle de Bodrum! Televizyonu açıyorsunuz, Bodrum eğlenceleri. Balık istifi gibi üst üste yığılmış insanlar. Gazeteleri okuyorsunuz; magazin sayfaları Bodrum fotoğraflarından geçilmediği gibi yazarların yarısı da her gün Bodrum’u yazıyor. İlginç değil mi? Ama bu kadar ilgi Bodrum’u tanımaya yetmiyor. Çoğu kişinin kasaba ve tarihi hakkında hiçbir fikri yok. Mesela Kraliçe Ada otelini biliyorlar da bu kraliçenin kim olduğu hakkında bilgi edinmeye uğraşmıyorlar. Kız kardeşleriyle evlenen Bodrum krallarını, Büyük İskender’in fethini, Menteşe egemenliğini,Neyzen Tevfik’i, yakın dönemde kasabayı bombalayan yabancı güçleri, İtalyan işgalini merak etmiyorlar. Avram Galanti’nin Bodrum kitabında verilen bilgilere göre 1894 yılında kasabanın nüfusu şöyle: Müslüman 11.613 Rum 2.264 Musevi 45 Yabancı 86 Toplam 14.008. Bu nüfus bilgilerindeki en ilginç yaklaşım “yabancı” bölümü. Çünkü o dönemin çok-kültürlü anlayışına göre Rumlar da Museviler de Ermeniler de yerli. Bu ülkenin vatandaşları. Yabancı diye andıkları kişiler ise sadece dış ülkelerden gelip buraya yerleşenler.Ama Türkbükü iskelelerini dolduranlar ne bunları merak ediyorlar ne de Türkbükü isminin daha önce neden Rumbükü olduğunu. Oysa güneşte yatarken ellerine alacakları küçük bir kitap hem gördüklerini daha iyi kavramalarına, çevreyi daha iyi tanımalarına yarar hem de hayatlarını biraz daha anlamlı kılmış olurlar. Ama nedense bizim insanlarımızı kessen, kültürle ilgilenmiyor. Varsa yoksa “Elleri havada göriiim!” Güm güm de güm güm! Sineması sululuğa, müziği davullu göbek havasına, edebiyatı “Senin yüreğin de benimkini öpsün!” yavelerine indirgenmiş bir ülkede nefes almak giderek zorlaşıyor. Neden?Nef’i, “Allah Türk’e çeşme-i irfanı haram kılmıştır!” dediği için mi?Geçenlerde rahmetli Bedrettin Cömert’ten söz eden haberlerde ondan “Estetik Doçenti” olarak söz ediliyordu. Acaba bu haberi okuyan kaç kişi Bedrettin Bey’in Estetik Bilimi hocası olduğunu anladı, kaç kişi onu estetik cerrahı zannetti? Çünkü estetik dendiği anda ameliyatın akla geldiği bir ülkede yaşıyoruz artık. Estetik kelimesinin başka bir anlamı yok. Nef’i haklı mıdır sizce?