Yıllardır demli çay gibi yakın bir dostluğun tadını çıkardığımız arkadaşım Dinç Gürs’ün eşi İsveçli. Daha doğrusu Fin İsveçlisi: Bambi. Gençlik yıllarımız birlikte geçti. Çocuklarımız birlikte büyüdü. Aylin, Leyla ve Memo. Şimdi herkesin Downtown ve Nü Teras’tan tanıdığı ünlü Memo, o zamanlar hepimizin kucağına alıp sevmekten büyük zevk aldığı dünyalar güzeli bir çocuktu. (Bu arada Nü Teras, Hürriyet Gazetesi tarafından En iyi On Açık Mekân’dan biri seçilmiş. Kutlarım Memo.) Geçenlerde, yine yılların eskitemediği bir dostluk yaşadığımız Yener Süsoy’la Hürriyet Gazetesi’nde bir söyleşimiz yayınlandı. Söyleşide Finlandiya’da geçen bir olayı aktarıyordum. 1983 yılında Helsinki’de ünlü mimar Alvar Aalto’nun yaptığı Finlandia House’da bir konser vermiştim. Konserden sonra bir yemeğe davet edildik. Yanımda oturan hanım Finlandiya’nın en büyük gazetesi olan Helsinki Sanomafda yazar olduğunu söyledi. Ben de onlara meşhur Türk-Fin-Macar kardeşliği inancımızı anlattım. Gramerlerimiz benziyordu, dillerimiz Ural Altay dil ailesindendi ve akrabaydık. Bunun üzerine kadın çok tuhaf bir şey söyledi: “Bu akrabalık bir masal” dedi. “Hem de Atatürk tarafından uydurulmuş bir masal. Atatürk bunu, Türklerin Avrupalılarla akraba olduğunu ispata çalıştığı için uydurmuş.” Böyle durumlarda hep yaşadığım gibi kan başıma hücum etti. Kadının nezaket eksikliğine mi yanayım yoksa söylediklerine mi? “Sanmıyorum hanımefendi” dedim. “Eğer Atatürk bir akrabalık uyduracak olsaydı; Finliler gibi Avrupa’nın köylüleriyle değil, Fransızlarla İngilizlerle bir akrabalık iddia ederdi.” Kabul; söylediğim terbiye sınırlarına sığmıyordu ama bir hücumu karşılarken ister istemez böyle konuşuyordunuz. Kadın da bana kızdı ama bu sinirli konuşma, ertesi gün gazetesinde konseri öven bir yazı çıkmasına engel olmadı. Bu olayı Yener’e anlattım ve gazetede çıktı. Sonra da aldı beni bir düşünce. Ya bu sözlerle Bambi’yi incittiysem, ya kalbini kırdıysam. Oysa Finlandiya’daki adalarında ne güzel tatiller yapmış ve Helsinki’de ne kadar hoş insanlarla tanışmıştık. Telefon edip kızıp kızmadığını sordum. Gülüyordu; hiç kızmamıştı çünkü ne demek istediğimi biliyordu. Şimdi istediklerimi rahatça söyleyebilirim: Gazeteci kadının terbiyesizliğini tekil bir olay saymak gerekiyor. Çünkü benim Finlandiya’da gördüklerim, düzenli, temiz, dürüst insanlardan oluşan bir uygarlığı simgeliyor. Dünyanın en iyi eğitim sistemine sahipler. Doğayla ve hayvanlarla barışık bir uygarlık kurmuşlar. Suç düzeyi çok düşük. Tertemiz bir ülke. Neredeyse “Keşke akraba olsaydık!” diyeceğim ama yeni bir çelişkiye yol açmamak için Finladiya hakkındaki gerçek fikirlerimi belirttiğim bu cümlelerle yazıyı bitiriyorum.
