Bilim adamı denildiği zaman benim aklıma Halil İnalcık, Cahit Arf, Mustafa Akdağ, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Pertev Naili Boratav gibi isimler gelir. Neden mi? Cevabı basit: Çünkü bu isimler gerçekten “bilim adamı”dırlar. Bu niteliklerini de iki özelliğe borçludurlar: Gerçekten bilgili olmalarına ve araştırmalarını ideolojik görüşlere alet etmemelerine.

Son zamanlarda Türkiye’de en çok yıpratılan, ayağa düşürülen kavramlardan biri de “bilim adamı.” Ana dilini bile doğru dürüst yazmaktan aciz kimileri, sırf üniversitede tekkeyi bekleyip çorbayı içerek adının önüne birtakım sıfatlar yazdırdı diye “bilim insanı” olduklarını sanıyor.

Geçen hükümet döneminde “profesör doktor” unvanı da taşıyan bir bakan, canlı yayında “Kürt diye bir şey yoktur. Bunların hepsi Türk’tür” diye esip gürlüyordu. Bunun üzerine telefonla bağlanan bir dinleyici kibar bir sesle: “Peki Sayın Bakanım” dedi “Yurt dışında Barzani, Talabani gibi isimler taşıyan bazı insanlar var. Onlar da mı Türk?” Bakan hemen “Evet onlar da Türk!” dedi. İtirazlar karşısındaki cevabı ise belliydi: “Ben bir bilim adamı olarak konuşuyorum.”

Bilim adamını sakatlayan iki şey var dedim: İdeoloji ve cehalet. Bakın Sayın Halil İnalcık, Özlem Kumrular’ın güzel kitabı Türk Korkusu’na yazdığı önsözde ne diyor: “Doğulu bir Orta Çağ devleti olan Osmanlı Devleti’ni ve toplumunu, ideal bir devlet ve toplum olarak göstermek hiçbir tarihçinin aklından geçmez. Tarihçinin ödevi, bir değer hükmü vermeden, belli bir toplumda ve dönemde davranışların ve kurumların neden o biçimde olduğunu anlamak ve açıklamaktır.”

Ne yazık ki herkes İnalcık değil. Bazı üniversite mensupları, kendi ideolojik saplantılarını doğrulamak için gerçekleri zorlamak, eğip bükmekle meşgul. Kimi Osmanlı’yı ve Türkiye’yi pirüpak gösterip yüceltmeye çalışıyor, kimi Atatürk’ü reddetmek hevesinde, kimi ona tapınıyor. Bunların hiçbirinin bilimle falan ilgisi yok. Çevrilen her filmi bilim diye yutmak zorunda değiliz.

Not: Atilla Yayla’nın cevabına gelen itirazların da hiç olmazsa birini yine cevap hakkına saygım gereği yayınlıyorum: “Sayın Livaneli, Bugünkü köşenizde Sn. Prof. Dr. Atilla Yayla’nın yazısını hayretle okudum. Prof. olduğu halde hâlâ lineer tarih felsefesinin sosyalist felsefeye mi yoksa liberal düşüncenin temeli olan pozitivist akıma mı ait olduğundan haberi yok. Sosyalist tarih felsefesi diyalektik üzerine oturtulmuş tez-anti tez çatışmasına dayanır. Pozitivist tarih anlayışı ise evrilerek ilerler ve düz bir çizgi üzerindeki sıralamayı ifade eder. Yani kendisinin ait olduğunu ifade ettiği liberal düşüncenin kavramlarından, felsefi temelinden, düşünce mekanizmalarından haberi olmayan bir profesörün liberal olma iddiası gerçekten de komik. Ve tarihi yorumlarken ortaya koyduğu düşünceleri yanlış bildiği bir düşünce sistemi üzerinden yaptığını iddia etmesi de inandırıcı değil. Sesime tercüman olursanız bahtiyar olurum. Saygılarımla, Bora”