Atıf Yılmaz da gitti. Her zamanki alçakgönüllü haliyle, sessiz sitemsiz ellerimizin arasından kayıverdi. Yaşamı boyunca gönül kırmamış, incindiyse de incitmemiş bir olgun insan zarifliğiyle yakınlarına, seyircilerine veda etti. Kolay iş değildi yaptığı. Çünkü çok uzun bir süre Türkiye’nin belki de en dikenli aydın ortamında bulunmuş, değişen kuşaklarla birlikte varolma ve ayakta kalma hünerini gösterirken herkesle iyi geçinmek gibi imkânsız bir işi başarmıştı. Yıllar önce bir yönetmen arkadaşa demiştim ki: ‘Türkiye’de sanatçı olmak, arap sabunuyla kaplı mermer bir zeminde rugan ayakkabıyla yürümek gibidir.” Çokları bu zeminde düşüp kafalarını patlattılar ama Atıf Yılmaz, bu tehlikeli ortamı zarif hareketlerle geçmeyi başardı. Şimdi gözümün önünde, bizim Akatlar’daki evde Atıf Yılmaz ve Ömer Kavur’la yediğimiz akşam yemekleri var. Bugün ne Atıf abi kaldı ne de mahzun gülüşlü Ömer. Bizler ise ülkemizle ilgili kurduğumuz hayallerin yıkılışını, gittikçe ağırlaşan bir boyunduruk gibi boynumuzda taşımaya devam ediyoruz. Galiba daha saf, daha umutlu, daha dayanışmacı günlerdi onlar.
Geçen hafta da ben burada yokken Ali Akber Çiçek de ayrılmış bu dünyadan. Dostlar birer birer dönülmez yolculuğa çıkıyorlar. Bir kuşak değişimi yaşıyoruz. Ali Ekber Çiçek ömrü boyunca derin Anadolu’yu anlatan bir ozandı. Mızrabını sazın teline her vuruşunda Anadolu denilen kadim toprağın ayrı bir acısı, ayrı bir sızısı dile gelirdi. On dört bin yıl pervanelikte dönmüş ruhların, mestanelikte şarabını içmiş, kırkların ceminde semah dönmüş bir mitolojinin temsilcisiydi. Onun da ruhu şad olsun.
Dikkat ederseniz bu yazıda adı geçen Atıf Yılmaz’ın, Ömer Kavur’un, Ali Ekber Çiçek’in sanatla uğraşmalarının yanı sıra çok önemli bir özellikleri daha vardı: Üçü de efendi insanlardı. Bu o kadar önemli bir kavram ki, insanı insan yapan değerlerin giderek kaybolduğu bir cangıl çağında bu insanların efendilikleri, yüzyılların ışığının vurduğu bir prizma gibi pırıl pırıl parlıyor. Onları çok arayacağız. Hem sanatlarıyla, hem efendilikleriyle.
