Benim kuşağım Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını dün gibi hatırlar. Oysa aradan 34 yıl geçmiş. O karanlık yıllarda ilkel intikam duygularını tatmin etmek için üç genci darağacına gönderenler, bugün hâlâ aramızda. Yaşıyorlar, gülüyorlar, konuşuyorlar. Memlekete nasıl hizmet ettiklerini anlatıyorlar ballandıra ballandıra. Oysa yaptıkları hizmet değil ihanetti. Üç gencin idamı adalete duyulan güveni yok etti, vicdanları kanattı, Türkiye’yi çürüttü. Daha önceki üç idam da ülkeyi onulmaz biçimde yaralamıştı. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamları, Türkiye’yi geri dönülmez bir karanlığın içine yuvarlamıştı. Sonra üç idamın intikamını almak için, bu olayda hiçbir sorumluluğu bulunmayan üç öğrenciyi darağacında öldürdüler. O günleri bugün gibi hatırlıyorum: Yüreğimiz yanıyordu; avukat Halit Çelenk’in idam gecesini anlatan tutanağını okurken gözyaşlarımıza hakim olamıyorduk. Haksızlığa karşı isyan duyguları büyüyordu içimizde. Ankara sokaklarında akıl almaz bir terör ve korku kol geziyordu. Güneş bile daha az parlaktı sanki; her şey gri bir korkunun egemenliği altındaydı. Halk bu olay üzerine türküler yakmıştı: “Şarkışla’ya düşürmesin Allah sevdiği kulunu / Gemerek’te çevirmişler Deniz Gezmiş’in yolunu” Ve sonra türküyü yakanların iç paralayıcı bir dileği duyuluyordu: “N’olayıdım, n’olayıdım / Okur yazar olayıdım / Deniz mahkemeye düşmüş / avukatı ben olaydım” Oysa mesele ne avukat meselesiydi ne de mahkeme. Üç çocuğun canının alınmasına karar verilmişti. O dönemde İsmet Paşa bu idamlar infaz edilmesin diye çok mücadele vermişti. Aynen daha önce Menderes ve diğerlerinin idamına karşı çıktığı gibi. Ama başaramamıştı. Bugün 2006 Türkiye’sinin canavarlık manzaralarından geriye doğru bakınca üç genç ne kadar da masum, romantik ve şövalye ruhlu görünüyor değil mi? Türkiye bu hale boşuna gelmedi; bilerek getirildi. Cehaletle kötü niyet, zulümle gaddarlık el ele verdi ve bizim güzel ülkemizi bir cehenneme çevirdi. Denizler ise sadece türkülerde ve sevenlerinin gönlünde yaşıyor artık.
