Çocuklu aileler, sadece
onları yetiştirmekle kal-
maz, kendileri de değişir
olgunlaşır.
Zaman içinde ana baba,
çocuğun sadece kendi idealleri-
ni gerçekleştirecek bir robot, bir
ürün olmadığını, zamanının ve
kuşağının değerlerini yansıtan
bir varlık olduğunu kavrar ve
uzlaşmalara girişmek zorunda
kalır.
İlk çocuktan son çocuğa
doğru ilginç bir değişim gösterir
bu eğilim.
İlk çocuk genellikle en çok
hırpalanandır. Çünkü aile, "ço-
cuklu aile" olmayı öğren-
mektedir.
Çocuk yetiştirme fikriyle il-
gili bütün özlemlerini, biçimlen-
dirme gayretlerini ilk çocuk
üzerinde denerler. Sonra biraz
yorulurlar. Binlerce çatışma so-
nunda, çocukların ve gençlerin
de kendi kişilikleri olduğunu
kavrar ve gevşemeye başlarlar.
İkinci çocuk bu anlayışla ye-
tiştiştirilir.
Üçüncü çocuk daha da ra-
hat eder.
★★★
Hiçbir zaman devletin baba
ama o kendini öyle sandığı
için, çocuklarına (yurttaşlarına)
bu açıdan bakma hakkını hep
saklı tuttu.
Cumhuriyetin yurttaşa ba-
kışı, yeni çocuk edinmiş aileden
farksızdı.
Çocuklar onun gibi düşüne-
cekler, onun beğendiği şeyleri
beğenecekler ve devletin kafa-
sındaki "ideal yurttaş" kavra-
mının temsilcisi olacaklardı.
"Zararlı fikirlerden uzak
tutulacaklardı.
Devlet ideolojisindeki "ide-
al çocuk" kavramına göre ye-
tiştiştirileceklerdi.
★★★
Devlet babanın bu planı,
gerçek ailelerdeki gibi çe-
şitli itirazlarla, karşı koymalarla
karşılaştı.
"Çocuk" kendi kimliğini
ve kişiliğini istiyordu.
Çünkü bir ürün değil,
yaşayan bir varlıktı.
Devlet, özgürlük ve değişim
isteyen çocuklarının üstünden
silindir gibi geçmeye çalıştı.
Onları balyoz harekatlarıyla
sindirmeye, hapislerde terbiye
etmeye, dövmeye ve sonunda
öldürmeye başladı.
Ne var ki bunların da bir işe
yaramadığı görüldü.
***
Şimdi, yeni bir yüzyıl başın-
da devletin artık bu görüş-
leri değiştirmesi gerekiyor. Bu-
nu anladığını, yaşı ilerlemiş ço-
cuklu aileler gibi yeteri kadar
olgunlaştığını ummak istiyoruz.
Çünkü bütün dünyada,
yurttaşları devletin istediği
gibi tek tip düşünmeye zor-
lamanın bir adı vardır: To-
talitarizm.
Mussolini, Hitler, Sta-
lin, Franco, Salazar rejimleri
aynen bunu yapmıştır işte.
Yurttaşlarının, kendi çizdiği ilke-
ler çerçevesinde düşünmesini
istemiş hatta bunu zorlamıştır.
Demokrasi ise bunun tam
tersi bir kavramdır.
Özgür bireylerin iradesine
dayanır.
★★★
Türkiye 21. yüzyıla, Avrupa
Birliği üye adayı olarak giri-
yor.
Yani ulusal stratejisini, bir
Avrupa demokrasisi olma, Av-
rupa ile bütünleşme, hatta son
aşamada ortak bir Avrupa
Devleti çatısı altında yer alma
olarak belirlemiş durumda.
Bu amaca uygun olarak bir-
çok uluslararası anlaşmaya im-
za atmış.
Kendi ulusal yargısının üze-
rinde bir yargı gücünü bile ka-
bul etme noktasına gelmiş.
Bu amaç 1960, 71 ve 80
darbelerinin mantığıyla taban
tabana zıttır. Ankara'nın bugü-
ne kadar uyguladığı baskı ve
tek tip vatandaş yetiştirme, 70
milyonu tornadan çıkmış gibi
birbirine benzetme politikasının
bitişidir.
Ankara tutarlı olmak için,
her davranışını bu ulusal strate-
jiye uygun hale getirmelidir.
★★★
Belki Ankara'daki zirveler bu
konuda anlaştı, bir zihniyet
değişikliği gerçekleştiriyorlar
ama düşüncenin beyinden,
gövdeye yayılması zaman alı-
yor.
Öğretmen isteyen çocuğu
kovuşturan, pankart açan öğ-
rencileri mahkum eden yargıç-
lar, kafanın değiştiğinin henüz
farkında değil.
Depremzede tokatlayan va-
li de!
Kendi ilinde tiyatro, kitap,
kaset yasaklayan da!
21. yüzyılın ilk yıllarını
mümkün olduğu kadar san-
cısız geçirebilmemiz için,
yeni ulusal stratejinin bü-
tün kurumlarca içlerine sin-
dirilmesi, sindirilmesi ge-
rekiyor.
Ama Ankara bizi de Avru-
pa'yı da aldatıyor ve "eski ha-
mama yeni makyaj" yapma-
ya çalışıyorsa bilemem.
Belki de bürokrasi devletini
bizden daha iyi tanıyordur.
Ama yeni yılın bu ilk gü-
nünde yine de umutlanmak is-
tiyoruz.
Zaman, bütün devletlerden
güçlüdür.
