20. yüzyılın efsane isimleri birer birer veda ediyor. Dünya sinemasını çok etkileyen büyük İsveçli yönetmen Ingmar Bergman da öldü. Issız adasında yalnız yaşayan ve 89 yaşında ölen bu büyük sanatçının anısı önünde saygıyla eğilirken, onunla yaşadığım bir olayı aktarmak istiyorum.

1990’un aralık ayındaydı. İskoçya’nın puslu güneşi altında, yer yer süt beyazlığındaki sislerle aklanan ve uçsuz bucaksız yeşil çayırların ortasındaki Turnberry Oteli kremalı bir pastayı andırıyordu. Odamın penceresinden baktığım zaman, kuzey sahiline vuran dalgaları ve üstünde çığlık çığlığa yüzlerce martının dalış yaptığı deniz fenerini görebiliyordum. Bu görüntü ne kadar Virginia Woolf ise, otelin içi de o kadar Agatha Christie idi. Victoria tipi eşyaları ve yüzlerce yıllık törelerin etkisiyle kazandığı kimlikle Turnberry Otel, Christie’nin esrarengiz cinayetler işlenen şatoları gibiydi. Ama, daha önce otelde ne aradığımı anlatmam gerekiyor. Bunun için de o yılın ekim ayına ve Berlin’e dönmeliyim.

Avrupa Sinema Birliği son yıllarda bir Avrupa Film Ödülü kurdu. “Felix” adını taşıyan bir ödül her yıl, en iyi Avrupa filmine veriliyor ve sinema çevrelerinde Avrupa Oscar’ı olarak tanınıyor. Her Avrupa ülkesi, kendisini temsil edecek bir film seçiyor ve aday gösteriyor. Bu filmler bir ön jüri tarafından izleniyor ve her dalda üç ya da beş aday seçiliyor. Daha sonra büyük jüri de elemeden geçmiş bu filmler üzerinde değerlendirme yapıyor. Benim Sis filmi 1988 yılında, Türkiye’de aday gösterilmiş ve ilk elemeyi geçmişti. Sanırım bu yüzden olacak, bir sonraki yıl beni ön jüriye davet ettiler ve jüri başkanı olarak atadılar. Berlin’de 15 gün süreyle, günde dört film izleyerek elemeyi yaptık ve kararları imzaladık. Ödül töreni aralık ayında İngiltere’de, Glasgow’da yapılacaktı ve büyük jüri de Ingmar Bergman başkanlığında Glasgow yakınlarındaki Turnberry Otel’de toplanmıştı. O günlerde ödül sekreterliğinden aldığım bir telefon Ingmar Bergman’ın bir ricasını iletiyordu: Büyük jüri başkanı olan Bergman, ön jüri başkanının çalışmalara katılmasını rica ediyordu. İşte sisli İskoçya’daki gizemli Turnberry Oteli’nde bulunuşumun nedeni buydu.

Glasgow havaalanında beni bir Jaguar karşıladı. Yolculuk bir buçuk saat kadar sürdü. Odama yerleştiğimde akşamüstü olmuştu bile. Yazı masasının üstündeki bir not, otele o gün varan jüri üyelerinin saat yedide, birinci kattaki misafir salonunda bulunacağını bildiriyordu. Saat tam yedide oymalı ceviz kapının önündeydim. İçeri girdim ve şömine önünde oturmakta olan kadınlı erkekli beş-altı kişiyi gördüm. Büyük arkalıklı desenli koltuklara gömülmüşlerdi. Hiçbiri konuşmuyordu. Herkes gözünü şöminede çıtır çıtır yanmakta olan ateşe dikmişti. Fraklı bir garson konuklara Lagavulin marka tütsülü viski ikram etmekteydi. Ocağa en yakın oturan kişi Ingmar Bergman’dı. Karşısında Hollywood’un efsane oyuncularından Deborah Kerr oturmaktaydı. Onun yanında Jeanne Moreau vardı. Girer girmez odadaki gerginliği hissettim. Lagavulin’leri yudumlayan sessiz konukların bakışları bana döndü. Resmi tanışma faslından sonra ben de son boş koltuğa oturdum. Bir Lagavulin de bana verildi. Herkes sessiz sedasız birbirini süzüyor ve göz göze gelince de hemen bakışlarını kaçırıyordu. Derken Ingmar Bergman koltuğunda huzursuzca kıpırdandı, ufak ufak öksürdü ve “Durum biraz garip değil mi” diye söze başladı. Herkes başını sallayarak “Yaa evet” dedi. Ingmar Bergman devam etti. “Şu anda tam bir Agatha Christie sahnesindeyiz. Hani birbirini tanımayan kişiler, esrarengiz birinden mektuplar alır ve bir şatoda buluşurlar.” Hafifçe gülüşmeler duyuldu. Galiba Jeanne Moreau; “İçlerinden biri cinayete kurban gider” dedi. Ingmar Bergman koltuğunda ölü taklidi yaptı, sonra “İyi ama içimizden kim kurban olacak” diye sordu ve cevabını kendisi verdi: “Herhalde ön jürinin başkanı!” Bakışlar bir kez daha bana döndü. “İyi ama Mr. Bergman” dedim, “Bu bir oyun gereği mi olacak yoksa suçlu muyum?” Bergman “Eh” dedi. “Oyun ama, doğrusu bizi çok sıkıntıya soktunuz.” Ön jürinin kararlarından memnun kalmadıklarını duymuştum. Demek mücadele başlıyordu. “Nasıl bir sıkıntı!” diye sordum. “İsterseniz şimdi sadece sohbet edelim. Yarın sabah baş başa konuşalım bunları” dedi. Daha sonra sinema, televizyon, Hollywood ve starlar üzerine ilginç bir sohbet başladı. Bir zamanların yürek yakıcı güzeli Deborah Kerr çok yaşlanmıştı. Konuşurken sesi titriyordu. Akşam yemeğinde anlattığına göre günlerdir heyecan içindeymiş: O büyük kuzey efsanesi Ingmar Bergman’la tanışma heyecanı onu çok yormuş. Oysa Bergman da Deborah Kerr’la tanışacağı için heyecanlanmıştı. Buna bir de yolculuk fobisi eklenince iş çığrından çıkmıştı. Anlattığına göre günlerdir kusuyordu ve her gün bir sürü valium alıyordu. (Devamı yarın.)