Tanışma gününün akşam yemeğinde havadan sudan ve çokça sinemadan söz edildi. Deborah Kerr’in rahat yürüyemediğini fark ettim. Koluna girip yemek salonuna götürürken ikide bir tökezlediğini hissediyordum. Ingmar Bergman yemeklerini odasında yiyordu.Ertesi sabah Bergman’la buluştuk.“Dünkü şakalarımı bağışlayın lütfen” dedi. “Ama gerçekten de beni çok sıkıntıya soktunuz.” Nedenini sordum.“Önce şu İsveç filminden başlayalım” dedi. “Ne yapacağımı şaşırdım.” İsveç adına yarışan film Susan Osten’in “Koruyucu Melek” adlı filmiydi. Ben filmi çok sevmiştim. Jürideki diğer arkadaşlar da sevince İsveç filmi sekiz dalda ödül adayı olmuştu. Bu da film için büyük bir başarıydı. Bergman, “Ben bir İsveçli olarak bu filme ödül versem tuhaf kaçacak” dedi. “Eğer film ödül alamazsa daha da kötü. Siz İsveç’teki sanatçı çevreleri bilmezsiniz. Kıskançlığın, dedikodunun ve iftiranın ölçüsü yoktur. Filmi benim kötülediğimi sanacaklar.” Bergman’a dedikodu ve kıskançlık bakımından Türkiye’nin de hatırı sayılır bir yeri olduğunu hatta İsveç’e ders verebileceğini söylemedim. Sadece; “Film değerlendirmelerimizde bir tek ölçü vardı” dedim. “O da filmin kalitesi ve bizi etkileme derecesi. Bundan başka bir ölçü olabileceğini de sanmıyorum. İtiraf edeyim ki Koruyucu Melek benim en sevdiğim Avrupa filmi oldu.” Film Bergman tarzına aykırıydı. Neredeyse Çehov atmosferi diyebileceğim bir ortamda çekilen ve alıştığımız İsveç filmlerine hiç benzemeyen bir yaratıydı. Sonradan öğrendiğime göre Ingmar Bergman o kadın yönetmenden nefret ediyormuş. “Hem sonra bir şey daha var” dedi. “Alman filmini de elemişsiniz. Oysa ben o filmi çok sevmiştim.” İşte o noktada Bergman’dan kuşkulanmaya başladım. Konuşma tehlikeli sulara girmişi.Yarışmada Almanları temsil eden film “Abraham’ın Altınları” adını taşıyordu ve son derece kötüydü.Berlin’deki ön jüri toplantısında bu filmi elediğimiz zaman Avrupa Sinema Birliği yetkilileri çok rahatsız olmuştu. Çünkü Almanya bu ödüller için yılda üç milyon mark harcıyordu. Bu durumda kendi filminin katılamadığı bir yarışmaya para yatırmış oluyordu. Ayrıca filmin baş kadın oyuncusu Hanna Schygula “En İyi Kadın Oyuncu” adayları arasına girememişti. Kısacası, durum Almanya açısından tam bir rezaletti. Ingmar Bergman bu noktaya dokunuyordu.“Siz filmi nasıl gördünüz Bay Bergman?” diye sordum. “Video kopyasını gönderdiler” diye cevapladı. “Yani bizi şikayet mi ettiler?” dedim. Biraz bocaladı.Anlaşılan yarışmadan elenmeyi hazmedemeyen Alman yetkililer filmi Bergman’a göndermiş ve bu uyumsuz jüriyi şikâyet etmişlerdi. “Siz” dedim, “büyük bir sinema ustası olarak hepimize yol gösterdiniz. Ama ben bu filmde bazı şeyleri anlayamadım.” Bergman’a filmden bazı sahneleri hatırlattım: Odaya gelip de on dört yaşındaki kızının ipte sallandığını gören Scygula’nın tepkisizliğinin nedenini sordum. İntihar etmiş kızının cesedini bulan anne, lunaparkta gezermiş gibi eğlenceli bir ifade takınabilir miydi? İlginç olma dürtüsünün dışında hangi psikolojik amaçla açıklanabilirdi o sahne?Bergman filmi savunmadı. Hatta bana hak verdi. Sonra söz İngiltere’nin filmine geldi.Yarışma İngiltere’de yapılıyordu. Glasgow ev sahibi şehirdi ve işe bakın ki asi jüri İngiltere’nin de filmini elemişti: Hem de anlı şanlı Peter Greenaway’in filmini. Böylece festivale destek sağlayan iki büyük ülke bir komploya kurban gitmişti. Jüri başkanı Ingmar Bergman’ın sıkıntısı bu yüzdendi. Baskı altına alınmıştı. Bana bu durumu iletiyordu. Ama ne yapmak istemişti, şimdi bile bilemiyorum. Kararlar değiştirilemezdi. Bazı küçük ülkelerin sınırlı bütçeyle yaptıkları filmler ön elemeyi geçmiş, anlı şanlı yapımlar elenmişti. Sonradan karşılaştırdım: O yıl Cannes Film Festivali’nin yarışma için seçtiği filmlerle bizimkiler birbirini hiç tutmuyordu. Onların ak dediğine biz kara demiştik. Ama biz özgür ve içten bir gruptuk. Seçimimize politika karışmamıştı. Ingmar Bergman işin içinden çıkamıyordu bir türlü. Haklı olduğumu açıkça görüyordu. Bir yandan da baskılara nasıl göğüs gereceğini bilemiyordu. “Zaten bu işi hiç kabul etmemeliydim” dedi. “Ne zaman adamdan dışarı çıksam başım derde giriyor.” İsveç’te Farö adlı küçük bir adası olduğunu biliyordum. Oradaki gündelik yaşamını sordum. “Kimseyi görmüyorum” dedi. “Kitaplar ve doğa bana yetiyor. Bir de sinema… Eski bir değirmeni sinema salonu yaptım. İçine bir de film oynatıcı makine yerleştirdim. İsveç Film Enstitüsü durmadan film yolluyor. Her öğleden sonra saat 3’te mutlaka bir film seyrediyorum.” Bir daha film yapmayacaktı. Annesiyle babasının aşkını senaryo olarak yazdığını anlattı. Danimarkalı yönetmen Bill August çekecekti. (Bu film daha sonra Cannes’da Altın Palmiye kazandı.) Bergman’a göre televizyonun geleceği çok parlaktı. Onca büyük paraya ve emeğe mal olan sinema filmleri, yerlerini televizyon için yapılmış video filmlerine bırakacaklardı. Böylece yaratıcılığa daha çok imkân tanınacaktı. Sinemayı bırakmış olmasına rağmen, arada bir içinden film yapmak geliyor muydu? Sorumu bir hikâyeyle cevapladı: Adamın birinin yolu terk edilmiş bir kulübeye düşüyordu. Kulübede birbirine karışmış durumda yüzlerce siyah beyaz film kutusu vardı. Hepsi de sessiz film döneminden kalmaydı. Adam bu filmleri belli bir düzen içinde sıraya koyup bir hikâye ve kahramanlar yaratmaya çalışıyordu. İşte bunun filmini yapmak isterdi. Belliydi ki Bergman o yaşına ve ustalığına rağmen hâlâ deneysel sinemaya ilgi duymaktaydı. Turnberry Oteli’nde geçirdiğimiz üç gün boyunca, bir daha elenen filmler konusuna dönmedik. Bergman hep mide sancıları çekti, geceleri kustuğunu anlattı. Ve son gün bütün Avrupa televizyonlarında yayınlanan ödül törenine katılmadan İsveç’e döndü. Farö Adası’nın yalnızlığı, smokin giymiş filmcilerin suçlamalarından daha dinlendiriciydi kuşkusuz. Ama bu büyük ustanın o sabah bana söyledikleri içinde en ilginç olanı şuydu:“En iyi kadın oyuncu ödülü için üç adayı da İsveçli yıldızlardan göstermişsiniz” dedi. “Evet!” dedim.“İşte bu beni mahvetti” dedi. “Çünkü üçü de eski sevgilim. Hangisini seçebilirim. Beni çok zor bir duruma soktunuz.”
