Nazım’ın “Şu Varna deli etti beni, divane etti” dizesini ezberleyenler için Bulgaristan’ın bize bakan kıyılan sıla hasretinin simgesi gibidir. Hele “Bir vapur geçer Varna önünden – Nazım usulcacık okşar vapuru – Yanar elleri” dizelerini müziğe dökmeye uğraşmış birisiyseniz. Bu yüzden Burgaz Başkonsolosluğumuzun düzenlediği bir yardım balosuna davet edildiğim zaman, hayatımda hiç ayak basmadığım bu toprağı görmek için tereddüt etmedim.İlk akşam leylak anlamına gelen Lulyakova köyünde dost yürekli Türklerin arasında bulduk kendimizi. İş adamı Necdet Kuş ve ortağı Hasan Bey bizi geleneksel bir sofrada ağırladılar. Bir süre sonra yüz yıllık bir zilli maşa, bağlama ve darbuka çıktı ortaya.Kökü çok eskiye dayanan türküler söylediler.Mehmet Ağa’dan dinlediğimiz menkıbeler, Cumhuriyet dönemini yaşamamış Türklerin Osmanlı zamanındaki folklorunu olduğu gibi yansıtması bakımından çok ilginçti. Hele bir türkülü Genç Osman hikâyesi dinledik ki hazine değerinde. Plevne ve Osman Paşa türküsünü de bambaşka bir ezgiyle, ağıt gibi ve ilginç sözlerle söylüyor.Necdet Bey söz verdi; Mehmet Ağa’yı İstanbul’a getirecek ve bütün bildiklerini banda kaydedeceğiz. Bunları daha sonra yazıya ve notaya döküp, ilgili kuruluşlara teslim etmeyi düşünüyorum. Ertesi gün Nesebar adında, Bizans’tan kalma bir kıyı kasabasında kalkan yemeğe gittik. Hayatımda yediğim en güzel kalkan balıklarını getiren Gülcan Hanım, Türk iş adamlarının, onun deyimiyle “büyük adamların” Burgaz’a yatırım yapmamasından yakınıyordu.Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’da birkaç ay kalmış ama hayatın temposunu ve insan ilişkilerini beğenmemiş. Bulgaristan gezisinin en ilginç yönü, oradaki Türkleri ve kültürlerini tanıma olanağı bulmak oldu. Kırgızistan’dan Balkan içlerine kadar Türkleri birleştiren bazı özellikler var: Ses sistemi, davranış biçimi, masallar, gelenekler, efsaneler. Ama ne yazık ki Osmanlı yüzyıllarının Balkanlar’da “üst kültür” yaratamadığı, insanları kendi kültürüne özendiremediği de bir gerçek. Bu yüzden, Osmanlı’nın asırlar boyu en büyük rakibi olan Habsburg hanedanı Viyana’da opera-resim-bale-klasik müzik evreni yaratır ve bütün dünyayı etkisi altına alırken, bugün Balkanlar’da bizim kültürümüz sadece folklor düzeyinde kalmış. Beş yüz yıl yaşadığımız topraklarda esamımız okunmuyor. Kültürü ihmal eden her uygarlığın başına geldiği gibi. Bir düşünün; Orta Asya içlerinden, Pekin’den Avrupa’ya kadar yayılan muazzam Cengiz Han İmparatorluğu’ ndan geriye ne kaldı. Hiçbir şey! Çünkü deyim yerindeyse kültür “ihraç etmemiş,” sadece fetih yapmıştı. Osmanlı ise İstanbul’da bir “üst kültür” yaratmış olmasına rağmen, bunu bilinen dünya ölçeğinde kullanmayı önemsememiş, uygarlığının simgesi haline getirmemişti. Besteci ve şair padişahların muazzam eserleri bile Türklerin yaşadığı bölgelere damgasını vuran “folklor”un gölgesinde kalmıştı. Sonuçta elimizde kalan miras bu.